TÜRKLER ATILAN SOYKIRIM İFTİRALARI DOSYASI!
Ermeni sorunu, önceki dönemlerde olduğu gibi, Haziran- Ekim 2005 ayları süresince de Türkiye bakımından önemli bir konu olmak özelliğini korumuştur.Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesinin ertelediği konferans Bilgi Üniversitesine nakledilerek yapılabilmiş ve bu konferans bir süre Türk basınının ilgilendiği ana konu olmuştur.Türkiye-Ermenistan arasında başlayan görüşmeler bir duraklama dönemine girerken, iki ülke dışişleri bakanları, geçmiş dönemin aksine bir yılı aşan bir süredir görüşmemişlerdir. Buna karşın Ermenistan sınırların açılmasını sağlama girişimlerini aralıksız sürmüştür. Diğer yandan Ermenistan Kars-Ahalkelek demiryolu projesinin gerçekleşmesini önlemeye de çalışmıştır.Balıkesir milletvekili Turan Çömez’in Ermenistan’a yaptığı ziyaret bu ülkede ilgi ile karşılanırken Ermenistan arşivlerinde incelemeler yapan Yektan Türkyılmaz’ın kitap kaçakçılığı gibi bir bahane ile tutuklanması Ermenistan arşivlerinden yararlanmanın mümkün olup olmadığı sorununu gündeme getirmiştir. İncelediğimiz dönemde Venezuela Milli Parlamentosuyla Rusya Federasyonun Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu ve Brezilya’nın Sao Paulo Yerel Parlamentosu Ermeni soykırım iddialarını kabul eden kararlar almışlar; Arjantin ve Uruguay Parlamentoları bu konuda eski kararlarını teyit etmişlerdir. AB Parlamentosu Türkiye’nin AB üyesi olmasını Ermeni soykırım iddialarını kabul etmesine bağlayan tutumunu sürdürmüştür.Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ve İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek hakkında İsviçre’deki soruşturmalar iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilemiştir.İngiltere Hükümeti soykırım iddiaları karşısındaki tutumunu yeniden açıklarken, Belçika’da Türkiye’yi Ermeni “soykırımını” tanımaya davet eden bir kanun tasarısı sunulmuştur. Asuri ve Keldanilerin “soykırımı” anısına Fransa’da bir anıt dikilmesi hayretle karşılanmış, Soykırım Bilim Adamları Uluslararası Birliğinin Ermeni soykırım iddialarının tanınması için Başbakan Erdoğan’a gönderdikleri bir mektubu International Herald Tribune gazetesinde ilan şeklinde yayınlamaları bu Birliğin bilimsel değil militan bir zihniyetle hareket ettiğini ortaya konmuştur.Son olarak Time dergisinin Haziran ayında dağıttığı bir DVD için özür dilemesi Ermeni diaspora örgütlerinin sahip oldukları nüfuzun bir göstergesi sayılmıştır.Türk dostu Edward Taşcı’nın Haziran ayında ölümü gerek Türkiye’de gerek ABD’nin Türk çevrelerinde büyük üzüntü yaratmıştır. Bu konular aşağıda ayrıntılı bir şekilde incelenmektedir
TÜRKİYE’DE GELİŞMELER
Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi Konferansı
Geçen sayımızda bildirdiğimiz gibi] Boğaziçi Üniversitesinde “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlığı altında Mayıs ayı sonunda yapılmak istenen bir konferans, Adalet Bakanının aleyhteki bir konuşması üzerine, hukuken zorunlu olmamasına rağmen, konferansı düzenleyenler tarafından ertelenmiş ve bu olay özellikle AB ülkelerinde ve organlarında eleştirilere neden olmuştur.Konferansın 23–25 Eylül tarihlerinde aynı program ve aynı katılımcılarla yapılacağı ve açılış konuşmasını Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün yapacağı Ağustos ayı sonlarında[2] açıklanmıştır. Bir habere göre Başbakan Erdoğan konferansının 3 Ekim AB müzakereleri öncesinde yeniden düzenlenmesini Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Soysal'dan istemiştir. Konferansın yapılacak olması bazı tepkilere neden olmuştur. Bu tepkilerde Türkiye Emekli Subaylar Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emekli Astsubaylar Derneği, Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit, Dul ve Yetimler Derneği ile Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ön planda yer aldılar. Bu kuruluşların konferansı izlemek isteğine karşılık konferansı düzenleyenlerden Prof Halil Bertay salonun kapasitesini öne sürerek davetlilerden başkasının konferansı izleyemeyeceğini bildirmesi[4] gerginliğin artmasına neden oldu. Kamu oyunda bu derecede ilgi uyandıran bu konferans için daha büyük bir salon bulunabilirdi. Düzenleyenlerin kaynak sıkıntısı çekmedikleri görülüyordu. Diğer yandan elli kadar bilim adamı bir bildiri yayınlayarak sadece belli bir yönde düşünen öğretim üyelerinin çağrılmasını, buna karşılık farklı yönde düşünen öğretim üyelerinin bildiri sunmak üzere konferansa katılamamasını özünde üniversite kavramına aykırı bulduklarını, kamuoyuna ve dış dünyaya, tek yönlü görüşlerin siyasi bir malzeme biçiminde telkin edilecek olmasını engizisyonvari bir dayatmadan farklı görmediklerini, bu konferanstan çıkacak sonuçların bilimsel bir yansızlığın gereklerini yerine getirmeye yetmeyeceğine dikkat çektiklerini bildirdiler.Hukukçular Birliği Derneğinin müracaatı üzerine İstanbul 4. İdare Mahkemesi konferans hakkında yürütmeyi durdurma kararı aldı ve toplantıyı düzenleyen Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerinden 30 gün içinde bildirilmek üzere bazı hususlara cevap vermelerinin istedi. Bunlar arasında konferansın hangi idari süreçle tesis edildiği, bu konuda herhangi bir idari birime bildirimde bulunup bulunulmadığı, konuşmacıların hangi kriterlerin göz önüne alınarak seçildiği, toplantıya farklı görüş sahiplerinin katılımına imkan tanınıp tanınmadığı, değişik görüş sahiplerinin davet edilip edilmediği, şayet toplantı dar çerçeveli bir katılım ile düzenlenecekse katılımcıların hangi kriterlere göre belirlendiği, konuşmacı ve katılımcıların ulaşım ve konaklama giderleri ile konferans giderlerinin ne şekilde karşılandığı, şayet sözü edilen gider üniversiteler ve katılımcılar dışındaki kişilerce karşılanıyorsa sponsor olan gerçek veya tüzel kişilerin ne şekilde belirlediği gibi hususlar da vardı. Mahkeme cevap için Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerine otuz gün süre verdi[6]. Mahkeme bu kararı oy çoğunluğuyla aldı. Karara katılmayan üye bu kararın idari yargı yerlerinde dava konusu edilebilecek nitelikte idari işlem kimliği taşıyan bir karar olmadığını, davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 15/ 1 - b maddesi uyarınca incelenmeksizin reddinin gerekeceğini bildirdi. İstanbul 4. İdare Mahkemesinin bu kararına her yönden itirazlar yükseldi[8]. Başbakan Erdoğan demokratik bir Türkiye'de düşüncenin açıklanacağı bir organizasyonda bu şekilde bir kararın alınmasını tasvip etmesinin mümkün olmadığını, bir düşüncenin beğenilemeyebileceğini, ama açıklanmasının bu şekilde önüne geçilemeyeceğini, daha yapılmamış, ne konuşulacağı belli olmayan bir düşünce platformunu engellemenin demokrasiyle, özgürlükle, çağdaşlıkla bağdaştığını düşünmediğini söyledi[9]. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise “Kendi kendimize zarar vermekte üstümüze yok “ sözleriyle düşüncelerini dile getirdi[10]. YÖK yaptığı yazılı açıklamada mahkeme kararlarına uymanın zorunlu olduğunu belirttikten sonra, yürütmeyi durdurma kararının, yargı yetkisinin sınırlarını zorlayan, Anayasanın 130. maddesiyle güvence altına alınan üniversitelerin bilimsel özerkliğine müdahale niteliğinde olduğunu belirtti[11]. Avrupa Birliği Komisyonu tarafından yapılan bir açıklamada ise “Türk toplumunun tarihini tartışmasını önleyen bu yeni girişimden derin üzüntü duyulduğu, Konferansın hemen öncesinde verilen bu kararın, zamanlaması ve koşullar düşünüldüğünde, bir başka kışkırtma anlamına geldiği ve Komisyonun 9 Kasım'da yayımlayacağı Türkiye Raporu'nda bu konuya yer verileceği bildirildi. Konferans Hazırlık Komitesi bir açıklama yaparak, mahkemenin yetkisinin dışına çıkarak bilim alanına ağır şekilde müdahale ettiğinin düşünüldüğünü, ifade özgürlüğünün evrensel kuralarının ve bunu düzenleyen Anayasa maddelerinin çiğnendiğini, Konferansın en kısa zamanda yapılmasında, demokrasi, bilimsel özgürlük ve özerklik açısından aciliyet görüldüğünü ifade etti ve Bilgi Üniversitesi'nden yararlanmak için girişimde bulunmaya karar verildiğini bildirdi[13]. Adalet Bakanı Cemil Çiçek de Bilgi Üniversitesi açısından bir problem olmayacağı, çünkü mahkeme kararının sadece toplantıyı tertip eden iki üniversite aleyhine verilmiş bir karar olduğunu, bu nedenle toplantının başka bir yerde yapılabileceğini söyledi[14]. Davayı açan Hukukçular Birliği Derneği bu yola başvurulmasını kanuna karşı hile olarak nitelendirdiyse de[15], konferans 24 Eylül sabahı Bilgi Üniversitesinde başladı.Polis Bilgi Üniversitesinin Dolapdere Kampüsünde ve çevresinde yoğun güvenlik önlemleri aldı; sadece davetiyesi olanlar, kimlik kontrolünden sonra binaya girebildi. Aynı yerde yaklaşık 300 kişi, sabah saatlerinden itibaren, ellerindeki Türk bayrakları, çeşitli afiş ve dövizlerle sloganlar atarak konferansı protesto etti. Göstericiler konferansın 'sipariş ve parayla yapılan ısmarlama bir toplantı' olduğunu ve 'amacın bilimsel tartışma olmadığı' görüşünü savundular. Bazı kişiler konferansa girenlere yumurta ve domates attılar. Böylelikle Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi Konferansı Türkiye’nin en fazla protesto edilen bilimsel toplantısı haline geldi. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül New York’ta BM Genel Kurul toplantısına katılmakta olduğu için konferansa gelemedi ancak bir mesaj gönderdi.Yukarıda değindiğimiz üzere konferansa davetiyesi olmayanlar alınmadı. Davetli olanlardan sadece iki kişi konferans sırasında karşı görüş beyan edebildi. Toplantıyı bir sivil toplum kuruluşu adına izleyen ABD’deki Turkish Forum Danışma Kurulu üyesi Fatma Sarıkaya, kendisine söz verilmeyince yerinden müdahale etmek veya soru yöneltmek suretiyle bazı iddialara karşı çıkmaya çalıştı. Ancak salondakilerin sesli itirazları ile engellendi[17]. Marmara Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi eski Dekanı Prof. Dr. İlhan Çuhadaroğlu ise konuşması bitmeden salondan çıkarıldı. Konferans Türkiye’de ifade özgürlüğü hakkında yoğun bir tartışma başlamasına neden oldu. Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı’nın tarihsel ve toplumsal konularda gerçeğin tek ve değişmez olduğunu, bu gerçeğin tartışılamayacağını ileri sürmenin akademik geleneğe ters düşeceğini, karşı görüş sahiplerinin düşünce açıklama haklarının ellerinden alınamayacağını, böyle bir yaklaşımın bilimsel değil dogmatik olduğunu belirten sözleri özellikle dikkat çekti. Konferansı izleyen dönemde yazar Orhan Pamuk’un “Bu topraklarda bir milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürüldü” sözleri için üç yıl hapis istemiyle mahkemeye verilmiş bulunması[20] ve Ermeni gazeteci Hrant Dink’in ise “Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur “ sözleri için[21], ertelense de, altı ay hapse mahkum olması Türkiye’de ve yabancı ülkelerde Türkiye’de ifade özgürlüğünün ne derecede varolduğu tartışmasını sürdürdü. Avrupa Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in Ankara’daki resmi temaslarından sonra İstanbul’a geçerek Orhan Pamuk’u ziyaret etmesi[22] AB çevrelerindeki eğilimin hangi yönde olduğunu ortaya koydu. Bu yılın başlarında zaten değiştirilmiş olan Türk Ceza
Kanununun yeniden gözden geçirilmesi gündeme geldi.Türkiye’de ifade özgürlüğü hakkındaki tartışmalar, konferansın asıl konusu olan Ermeni sorununu arka plana itti. Ayrıca konferansta birkaç istisna dışında, kimlerin ne dediği, konferansta hangi fikirlerin öncelikle tartışıldığı pek belli olmadı. Bazı gazeteler ve televizyon kanalları konferansı izlemiş olmakla beraber, konferansa girebilen muhalif görüşlü kişilerin konuşmaya çalışmaları sonucunda çıkan olayları yansıtmakla yetindiler; konferansın ana konusu hakkında pek bilgi vermediler. Konferanstan önce ve sonra az sayıda katılımcı tebliğlerini yayınladı; ancak bunların fazla okuyucusu olmayan gazetelerde yer alması izlenmelerini güçleştirdi. Konferansın sonunda bir bildiri yayınlanmamış olması da bu belirsizliği arttırdı. Konferansı düzenleyenler tebliğlerin yayınlanacağını söylediler. Ancak bunun ne zaman olacağını bildirmediler. Bilimsel konferansların tebliğleri genellikle geç yayınlanır ve bu bazen yıllar alabilir. Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi konferansı kamuoyunda çok tartışıldığı ve yukarıda değindiğimiz gibi Türkiye’de ifade özgürlüğü konusunu ön plana taşıdığı için, bu yönüyle normal veya sıradan bir konferans değildi. Düzenleyenlerin kamu oyunu anında veya en kısa zamanda bilgilendirmek gibi manevi bir görevi olması gerekiyordu. Bu görev, konferansı bir televizyon kanalında canlı olarak vermek veya tebliğleri bir İnternet sitesinde hemen yayımlamak yoluyla yerine getirilebilirdi. Bu, maalesef, yapılmadı. Konferansın en büyük eksikliği Türk bilim adamlarının büyük çoğunluğu tarafından desteklenen ve tehcirin soykırım olmadığı noktasında odaklanan fikirlere yer vermemesi ve bu fikirleri taşıyan bilim adamlarının konferansta konuşmak için yaptıkları başvurunun geri çevrilmesidir. Diğer bir eksiklik konferansı düzenleyenlerin dinleyicileri de kendilerinin seçmesi, aksi görüşte olanların salona alınmamsıdır. Bu haliyle Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi konferansında, bazı nüanslarla da olsa, tek bir görüş ifade edilmiştir. Oysa Sayın Cumhurbaşkanın dediği gibi, “Üniversiteler dogmanın savunulduğu değil, farklı ve karşıt düşüncelerin özgürce tartışıldığı kurumlar olmak zorundadır". Daha ziyade totaliter rejimlerde ve özellikle eski komünist ülkelerde görülen bu davranışın sebebi nedir? Bu soruya yanıt arandığında şu hususlar görülmektedir. Diaspora Ermenileri Türkiye’den tazminat ve toprak almak olarak özetlenebilecek taleplerinin gerçekleşmesinin ön şartının Türk kamuoyunun Ermenilere soykırım yapıldığı iddiasını kabul etmesi olduğuna inanmaktadır. Oysa Türk kamuoyunun çok büyük bir bölümü bu iddiaları kendilerine ve atalarına karşı yapılmış bir hakaret olarak gördüğünden hiçbir Türk hükümetinin, ne kadar baskı altında kalırsa kalsın, Ermeni soykırımı olduğunu kabul etmesi mümkün değildir; ki bu da Ermeni taleplerinin gerçekleşemeyeceği anlamına gelir. Diaspora Ermenileri bu çıkmazdan kurtulabilmek için Türk kamuoyunu tehcirin soykırım olduğuna inandırmak ve onlardan gelecek baskı ile ileride Türk Hükümetini soykırımı kabul etmeye zorlamak yolunu denemeyi düşünmüşlerdir. Bunun için, ilk adım olarak, Türkiye’de Ermenilerin soykırıma uğradığına inanan bazı Türk bilim adamlarının bir grup oluşturması ve bu grubun Ermeni görüşlerini savunması yoluna gidilmiştir. Bu amaçla son yıllarda “soykırımcı” Türk bilim adamları ve bu niteliği taşıyan Ermeni veya yabancı diğer bilim adamlarının da katılımıyla yabancı ülkelerde bir çok toplantı yapılmıştır.
Bu toplantılardan sonra Türk bilim adamları, bazı farklarla da olsa, o yıllarda Türkiye’de mevzuatın elverdiği ölçüde, 1915 tehcirinin soykırım olduğu görüşünü yazılarında dile getirmeye başlamışlardır. Kısa sayılacak bir zaman içinde bu tür Türk bilim adamlarının sayısında artış gözlenmiş ve bunların çoğunun eskiden aşırı solcu tutum ve eylemleri nedeniyle haklarında soruşturma yapılan, bazılarının mahkum olup hapis yatan, Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra ise, uğruna çok sıkıntı çektikleri bu fikirleri bırakıp 180 derecelik bir dönüşle liberal görüşleri ve insan haklarını savunmaya başlayan kişiler oldukları, bu arada Türk ulusal devletine karşı her hareketi destekledikleri, Ermeni soykırım iddialarını da Türkiye’yi zora sokacak bir konu olarak gördükleri için benimsedikleri görülmüştür. Burada ilginç olan husus, birkaç istisna dışında bu kişilerin Ermeni sorunu alanında uzmanlıkları bulunmamasıdır. Mesela şu anda bu grubun lideri durumunda olan Halil Bertay’ın Ermeni sorunu konusunda ne bir kitabı ne de bir uzun makalesi vardır. Yaptığı konuşmalardan da bu konu hakkında yüzeysel bilgi sahibi olduğu anlaşılmaktadır.
Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi toplantısını, sözde soykırımın 90. yılı münasebetiyle Ermeni diasporası ve Ermenistan tarafından düzenlenen bir seri toplantı arasında mütalaa etmek doğru olacaktır. Amacın mümkün olduğu kadar çok sayıda Türk bilim adamına Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattığını söyletmek yoluyla Türkiye’de “soykırımın” kabulü lehinde bir akım başlatmak olduğu, AB ile müzakerelerin başlamasına az bir zaman kala bu konferansı düzenlemekle AB ülkelerinde bazı çevrelerin de desteğinin sağlanacağının düşünüldüğü anlaşılmaktadır.
Ancak bu konferans Türkiye’de değil “soykırım” lehinde bir akım başlatmak, 1915 olaylarının soykırım olmadığını düşünenlerin sayısının artmasına ve bunların ilk kez eylem yapmalarına neden olmuştur. Diğer bir deyimle “soykırımcılara” karşı muhalefet sadece gazete ve dergi sayfalarında kalmamış bu kez sokağa da inmek suretiyle ciddi bir radikalleşme içine girmiştir. Kısaca konferansı düzenleyenlerin beklentilerinin tam tersi bir sonuç ortaya çıkmıştır. Bu arada söz konusu konferansla Türkiye’de bir tabunun daha yıkıldığı, bir çığır daha açıldığı, Türkiye’nin büyük bir adım attığı, bir travmayı aştığı gibi gerek yabancı[24] gerek Türk basınında[25] bazı yorumlar görülmüştür. Bunlar arasında Fransa’nın en fazla okunan dergisi olan L’Express’in 29 Eylül 2005 tarihli sayısında “Turquie: La mémoire Retrouvée” (Türkiye: Yeniden Bulunan Bellek) başlığı altında altı sayfalık yazısı özellikle dikkatleri çekmiştir. Bu yazıda Ermenilere ait olduğu iddia edilen bazı ceset fotoğraflarının yanında Halil Berktay, Murat Belge, Hrant Dink gibi “soykırımcı” kişilerin fotoğrafları da yer almakta ve yazı tamamen Ermeni görüşlerini yansıtmaktadır. Buna şaşmamak gerekir zira L’Express Dergisinin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Christian Markarian, isminden de anlaşılacağı üzere, Ermenidir. Bahsettiğimiz yazıların bir özelliliği de Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi Konferansını Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tartışmaya başlamasının bir tür miladı olarak takdim etmeleridir. Hemen belirtelim ki bu düşünce doğru değildir. 1915 tehcirinin soykırım olduğu iddiasının bazı Türk yazarlarla benimsenmesi ve savunulması on yıldan daha eskidir. Bu konuda ilk kitap Taner Akçam’ın “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” olup, 1992’de yayınlanmıştır. Ayrıca “tabu”nun yıkılmakta olduğu Taner Akçam’ın bir kitabıyla daha 2000 yılında ileri sürmüştür. 2000 yılından itibaren de, başta Halil Berktay olmak üzere, bazı Türk bilim adamları, giderek daha fazla sahneye çıkmaya başlamıştır. Bu durumun meydana gelmesinde başlıca etkenin Türkiye’nin 1999’da AB’ye tam üye olmak için başvurması olduğu anlaşılmaktadır. Avrupa Parlamentosu içinde çoğunluğa sahip bir grup Türkiye’nin Ermeni “soykırımını” tanımasını tam üyeliğinin ön şartı olarak görmekte, bunun gerçekleşmesi için gayret sarf etmekte ve bu tanımayı kolaylaştıracak eylemleri teşvik etmektedir. Aynı tutum Avrupa’da bazı eğitim, bilim ve hatta siyasi çevrelerinde de vardır. Bunların etki ve teşviki sonucunda Türkiye’de Ermeni tezlerini benimseyenlerin sayısı artmıştır. Boğaziçi/Bilgi Üniversitesi konferansının getirdiği yenilik, kırktan fazla Türk bilim adamının bir araya gelerek Ermenilerin soykırım iddiaları doğrultusunda görüş bildirmeleri ve böylece Türkiye’de büyük çoğunluğun savunduğu 1915 tehcirinin soykırım olmadığı savına adeta meydan okumalarıdır. Ancak, konferansın yapılmasında karşılaşılan güçlükler ve konferansa karşı olan hareketlerin yarattığı karmaşa ön plana çıkmıştır, konferansta konuşulanların kamuoyuna intikal ettirilmemesinin de etkisiyle bu meydan okumadan bir sonuç alınmamıştır. Bu arada konferansı düzenleyenlerin çok eleştirdikleri resmi görüşün sahibi olan hükümetin yardımıyla konferansı gerçekleştirebilmeleri de ironik bir durum oluşturmuştur.
TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ
1.Resmi Beyanlar
TBMM’de 13 Nisan 2005 tarihinde Ermeni Sorunu hakkında yapılan genel görüşmeden sonra Başbakan Erdoğan’ın Başkan Koçeryan’a bir mektup göndererek iki ülkenin tarihçi ve diğer uzmanlarından oluşan bir grubun 1915 dönemine ait gelişme ve olayları tüm arşivlerde araştırarak bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önerdiği, Başkan Koçeryan’ın bu mektuba 25 Nisan’da cevap vererek, iki ülke arasında askıda kalan tüm sorunları çözmek ve bir anlayış birliğine ulaşmak amacıyla bu sorunların görüşülecek hükümetler arası bir komisyon toplanabileceğini ifade ettiğini geçen sayımızda bildirmiştik.Bu mektup değişiminden bir süre sonra iki ülke dışişleri temsilcilerinin üçüncü bir ülkede bazı toplantılar yaptığı, bunlara Türkiye’den Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yarımcısı Büyükelçi Ahmet Üzümcü ile Tiflis’teki Türkiye Büyükelçisi Ertan Tezgör’ün katıldığı hakkında basında bazı haberler çıkmış[28], aradan üç ay kadar bir zaman geçmesine karşın bu görüşmeler hakkında başkaca bilgi yayınlanmaması, bir süre devam eden bu görüşmelerin durduğunu düşündürmüştür.Başbakan Erdoğan’ın Haziran ayı sonunda Azerbaycan’a yaptığı ziyaret sırasında Karabağ sorunu konusunda Azerbaycan’ın tutumunu çekincesiz destekleyen ifadelerde bulunması ve iddialarının kabul ettirilmesi gayretlerini eleştirmesi Ermeni basınında Türkiye’nin tutumunda bir yumuşama olmadığı şeklinde yorumlanmıştır[29]. Burada ilginç olan Ermenilerin Türkiye’nin tutumunun yumuşayacağını beklemeleridir. Bunun nedeni, herhalde, ABD ve AB’nin Türkiye’ye Ermenistan ile ilişkilerin düzeltilmesi için baskı yapması beklentisi olsa gerektir. Diğer yandan Başbakan Erdoğan’ın Temmuz ayında ABD ziyareti sırasında, gazetecilerin sorularına cevaben, Kopenhag kriterleri arasında Ermeni sorununun bulunmadığını, tarihten husumet çıkarılmamasında yarar olduğunu, Türkiye’nin yaptığı açılımın (tarihçi ve diğer uzmanlardan bir komisyon kurulması önerisi) olumlu karşılık bulmasını ümit ettiğini, Ermenistan’ın Karabağ’ın işgaline son vermesi gerektiğini, Ermenistan’ı sağ duyulu anlayıştan uzak tutan dinamiklerin halka zaman kaybettirdiğini söylemiştir[30]. Bu konuşma Türkiye’nin Ermeni sorunu ve Ermenistan ile olan ilişkilerinde bir tutum değişikliği içinde olmadığını göstermektedir. Son yıllarda iki ülke dışişleri bakanlarının sonbaharda, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları sırasında ikili görüşmeler yapmalarına karşın bu yıl böyle bir görüşme gerçekleşmemiştir. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Genel Kurul konuşmasında Ermenistan ile olan ilişkilere doğrudan temas etmemiş ve Azerbaycan topraklarının işgalinin sona ermesi yönündeki gelişmelerin, Ermenistan ile olan ilişkiler de dahil bölgede daha iyi bir hava yaratacağını söylemekle yetinmiştir.Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan ise Genel Kurul’da yaptığı konuşmada, adeti hilâfına, ülkesinin Türkiye ile olan ilişkilerine hiç temas etmemiştir[32]. Buna karşılık Ermenistan Dışişleri Bakanı UNESCO Genel Konferansında yaptığı konuşmada[33] Türkiye’de Ermenilerden kalma binlerce kültürel anıt bulunduğunu, bu anıtların bir kültürel diyalog başlaması ve bölgesel işbirliğinin gelişmesi için bir fırsat oluşturduğunu, ancak o topraklarda Ermeni varlığının çarpıcı kanıtını oluşturan bu anıtların değiştirildiğini veya umursamazlığa terk edildiğini, bununla beraber bu tutum ve eğilimlerde değişiklik olacağını ve Türkiye’nin çoğulcu geçmişini tanımak yoluna girdiğini ümit ettiklerini söylemiştir. Vartan Oskanyan daha sonra Van Gölündeki Ahtamar Kilisesinin Türk makamları tarafından onarılmaya başlamasından bahsetmiş, bunun bir çok yerde tekrarlanabileceğini ve Ani’de kalan tek anıtın beraberce onarılabileceğini, bir kültür başyapıtı olan bu ortaçağ şehrinin iki halkı birbirine bağlayabileceğini söylemiştir. Diğer yandan Ermeni Dışişleri Bakanı, Ermeni anıtlarının korunmadığını ileri sürerek Azerbaycan’ı şiddetle eleştirmiştir.
Görüldüğü üzere, Türkiye- Ermenistan ilişkileri bakımından incelediğimiz dönemin başlıca özelliği ilişkilerin bir durgunluk içinde olması ve tarafların bir “bekle gör” siyaseti izlemesidir.
2. Türkiye- Ermenistan Sınırının Açılması
Türkiye’nin Ermeni güçlerinin Karabağ’ı çevreleyen Azerbaycan topraklarını da işgal etmeye başlamasına bir tepki olarak 1993 yılında Ermenistan ile olan kara sınırını kapattığı bilinmektedir. Ermenistan o tarihten bu yana ve git gide artan bir şekilde sınırın açılmasını istemekte ancak buna karşılık olarak, mesela Azerbaycan topraklarının işgaline son vermek veya Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımak veya soykırım iddialarından vazgeçmek gibi bir taviz vermemektedir. Türkiye de kendi tutumunda bir değişiklik yapmayınca Türkiye- Ermenistan sınırı kapalı kalmaya devam etmektedir. Ermenistan’ın bu davranışının temelinde ABD ve AB’nin yapacağı baskılar sonucunda Türkiye’nin sınırı açmak zorunda kalacağı beklentisi yatmaktadır. Ne var ki, sınırlar 12 yıldan beri kapalı olduğuna göre bu beklenti pek gerçekçi değildir. ABD Kongresinde Ermeni çıkarlarını korumakla namlı Adam Schiff 29 Haziran 2005 tarihinde Temsilciler Meclisine “Ermenistan’a Türk Ablukasını Sona Erdirme Kanunu “ başlığını ve H.R.3103 sayını taşıyan bir tasarı sundu. Tasarının uzun gerekçesinde şu hususlar dikkati çekmektedir: Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ablukanın bölgede güvenlik ve refahı teşvik etmediği, o nedenle ABD’nin kısa ve uzun vadeli siyasi amaçlarını baltaladığı, ablukanın Ermenistan’ın nakliye giderlerini yüzde 30 ila 35 arttırdığı, Türkiye’nin sürdürdüğü bu ablukanın ABD’nin ve uluslar arası kuruluşların insanı yardım amacıyla sınırları geçmesini engellediği, NATO’nun Barış İçin Ortaklık Programının başarısnın ve AB’nin güvenlik ve ekonomik çıkarlarının Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ambargonun hemen ve koşulsuz kaldırmasına bağlı olduğu, Amerikan Başkan ve Dışişleri Bakanın Türkiye’nin Ermenistan’la ekonomik, siyasi ve kültürel bağları yeniden kurabilmesi için Ermenistan’a uyguladığı ablukayı derhal kaldırmasının Türkiye’ye bildirilmesi gerektiği Yerimiz müsait olmadığı için bu hususların içerdiği anlamsızlık ve yanlışlıklar üzerinde durmuyoruz. Tasarının işlem bölümünde ise Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ambargoyu sona erdirmesi için ABD tarafından atılan adımlar ve yapılan planlar hakkında Dışişleri Bakanından bir rapor vermesi istenmektedir. Teklif sahibinin, bu tasarı kabul edildiği taktirde, Amerikan Hükümetinin Ermenistan ile olan sınırlarını açması için Türkiye’ye baskı yapmak zorunda kalacağını düşünmüş olduğu anlaşılmaktadır. Sözkonusu tasarının sunulmasından iki hafta kadar sonra, Ermeni-Avrupa Siyasi, Hukuki Danışma Merkezi adını taşıyan ve Avrupa Birliğinin desteklediği bildirilen bir kuruluşun “Türk-Ermeni Sınırı Ablukasının Kaldırılmasının Ermenistan Ekonomisi Üzerindeki Etkileri” başlıklı bir raporu yayınlandı. Raporda sınırın açılmasının Ermenistan’ın gayri safi milli hasılasını (GSMH) ancak % 0, 67 kadar arttıracağı, sınırın açılmasının beş yıl sonra GSMH’a toplam etkisinin % 2,7 olacağı, kısa vadede Ermenistan’ın ihracatının % 5,23, ithalatının ise % 4,7 artacağı belirtiliyor ve sınırın açılmasının, Kars-Gümrü demiryolunun faaliyete geçmesiyle birlikte, nakliye giderlerinin azalmasını sağlayacağı bildiriliyordu. Bu rapor büyük şaşkınlık yarattı, zira 2000 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan ve Ermenilerin her zaman ve her yerde atıfta bulundukları bir raporda sınırların açılmasının GSMH % 30 oranında arttıracağı kayıtlıydı. Diğer yandan Ermeni-Avrupa Siyasi, Hukuki Danışma Merkezi yetkilileri Raporu Ermenistan Hükümetinin istediği üzerine hazırladıklarını belirtirken Ermenistan’ın Ticaret ve Ekonomik Kalkınma Bakanı Karen Cismarityan bu raporun hükümetle bir ilgisinin olmadığını söylüyordu.
Bu raporun kimlerin çıkarına hizmet ettiği de Ermenistan basınında tartışıldı. Bir görüşe göre rapor, ablukanın kaldırılması karşılığı olarak Ermenistan’ın Türkiye’ye bir taviz vermeyeceğini söyleyen Dışişleri Bakanı Oskanyan’nın tutumunu destekliyordu[35]. 1991–1998 yılları arasında istatistiklerden sorumlu bakan olan Eduard Agajanov’a göre ise bu raporun amacı Ermenistan’da halen mevcut ve Başkan Koçeryan’ı destekleyen oligarşik ekonomik sistemi korumaktı; zira bu sistem, sınırların açılmasına ve Türk mallarının rekabetine dayanamazdı.
Sözkonusu raporun gerçeği mi yansıttığı yoksa bazı siyasi amaçlara mı hizmet ettiğini şu safhada söylemek mümkün değildir. Ermenistan hükümetinin, ABD ve AB’nin baskıları nedeniyle Türkiye’nin sınırları, AB ile müzakerelerin başlamasından evvel açacağına inandıkları ve bunun karşılığında bir bedel ödemeleri için kendilerine baskı yapılacağı telaşına kapıldıklarını, bunu önlemek için de sınırın açılmasının ekonomik sonuçlarını küçümseyen bir rapor hazırlattıklarını düşünmek mümkündür.
Dünya Bankası raporu ile sözünü ettiğimiz Danışma Merkezi’nin raporu arasındaki çelişki nedeniyle Türkiye-Ermenistan sınırın açılmasının ekonomik sonuçları tartışmalı bir hale gelmiştir. Bununla beraber kuramsal bir yaklaşımın daha ziyade Danışma Merkezi raporuna hak verdiği görülmektedir. Zira, Ermenistan zayıf bir ekonomiye sahiptir. Sınırlar açıldığı taktirde, ne ithalatını ne de ihracatını kısa vadede önemli ölçüde arttıracak olanaklara sahip değildir. Bu artış, Merkezin raporunda belirtildiği gibi, % 5 civarında olabilir. Ancak kanımızca Türkiye sınırlarının açılması, kısa vadede ithalat ve ihracat artışları nedeniyle değil uzun vadede Ermenistan’ın ekonomik gelişmesi bakımından önemlidir. Zira Ermenistan için Türkiye en makul ekonomik partner olmanın yanında Avrupa ve Orta Doğu ülkeleri için en kısa yoldur.
Bu arada Ermenistan’ı idare edenlerin Türk sınırlarının açılması konusuyla ekonomik değil siyasi nedenlerle ilgilenmiş olduklarını; zira Türkiye sınırlarını açarsa Azerbaycan’ın izole edileceğine inandıklarını belirtelim.
3. Kars-Ahalkelek Demiryolu Projesi
Türkiye ile Gürcistan arasında demiryolu bağlantısı kurulması konusu Türkiye’nin Ermenistan ile olan sınırlarını açması konusuyla yakından ilgilidir.
Türkiye 1993 yılında Ermenistan ile olan sınırlarını kapamasının doğal bir sonucu olarak Kars’tan Gümrü’ye giden demiryolunu da kapatmıştı. Zamanla Gürcistan ve bu ülke üzerinden Azerbaycan’a demiryolu ile bağlanmak fikri doğdu. Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 1997 yılı Temmuz’unda Gürcistan’a yaptığı bir ziyaret sırasında bu fikri Edvard Şavardnaze’ye açtı[36] ve bir ilke mutabakatına varıldı. Bu iş için Kars’a kadar gelen hattı Gürcistan’ın Ahalkelek şehrine bağlamak yeterliydi.68 kilometresi Türkiye’de 30 kilometresi de Gürcistan’da olmak üzere 86 kilometre uzunluğunda olacak yeni hattın yaklaşık 400 ilâ 500 milyon dolara mal olacağı söyleniyordu. Sonraları bu hattın yaklaşık 250 milyon dolara çıkarılabileceği bildirildi.
Dış finansman da gerektiren bu proje bir süre uygulamaya konamadı ise de 2005 yılında yeniden ele alındı ve Bakü-Ceyhan petrol boru hattının açılışı münasebetiyle Bakü’de buluşan Azerbaycan,. Gürcistan ve Türkiye devlet başkanları 25 Mayıs 2005 tarihinde “Uluslararası Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Koridorunun Oluşturulması Deklarasyonunu” imzaladılar.
Projenin uygulanmaya başlaması Ermenistan’ı telaşlandırdı; zira proje bitirildiği zaman Kars-Gümrü demiryolunun nakliye alanında pek işlevi kalmayacaktı. Diğer yandan Ermenistan bu yeni hattı kendisini izole etmeye yönelik bir hareket olarak gördü. Ermenistan bu hattın inşaatını önlemek için bir yandan AB’ye başvururken, diğer yandan Amerikan Kongresindeki Ermeni taraftarlarını harekete geçirdi.
Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan Bakü Deklarasyonundan bir hafta kadar sonra nakliye işlerini koordine eden AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Jacques Barrot’ya 21 Mayıs tarihli bir mektupla başvurarak, Kars’ı Gümrü’den geçerek Tiflis’e bağlayan bir demiryolu hattı olduğunu ve AB’nin TRASECA adlı uluslar arası yollar programında yer aldığını, bu hattın Türkiye’nin Ermenistan’a abluka uygulama kararı sonunda kullanılamadığını, yeni bir demiryolu hattı inşasının büyük mali kaynaklar gerektireceğini, ayrıca Türkiye’nin abluka politikasına hizmet edeceğini, Ermenistan-Türkiye sınırının Avrupa’da ablukaya tabi tek sınır olduğunu, Avrupa Güney Kafkasya’da işbirliği istiyorsa Kars-Gümrü hattının açılmasının buna iyi şekilde katkıda bulunacağını, ayrıca bu hattın kullanılmamasının Avrupa’nın yeni komşuluk siyasetinin uygulanması için engel oluşturacağını bildirdi. Diğer yandan Ermenistan’ın sırf Kars- Ahalkelek projesini önlemek için Kars-Gümrü demiryolunun açıldığı taktirde bu hattan bir süre Ermeni mallarının taşınmamasına razı olacağını ilgili taraflara bildirdiği ileri sürüldü.
Avrupa Komisyonun Enerji ve Nakliye Genel Müdürü François Lamoureux’nun geçen Kasım ayında Bakü’yü ziyareti sırasında Kars- Ahalkelek demiryolu projesini incelediklerini ve finansmanına katılabileceklerini söylemesi ümitleri arttırdı[41]. Ancak bu konuda son zamanlarda alınan Ermeni kaynaklı haberler Komisyonun tutumunda bir değişiklik olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre AB Komisyonu Nakliye ve Enerji Genel Müdürlüğü, Oskanyan’ın yukarıda değindiğimiz 21 Mayıs tarihli mektubuna cevap olarak (in response to) Kars’ı Gümrü ve Tiflis’e bağlayan bir demiryolu hattı bulunduğunu, o nedenle Kars-Ahalkelek hattının inşa edilmesine gerek olmadığını, bu nedenle bu hattın AB tarafından desteklenmeyeceğini bildirmiştir.
Buna karşın Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Anwarul K. Chowdhury Gelişmekte Olan Ülkeler Grubu Bakanlarının 6. toplantısında Baku-Tiflis-Ahalkelek-Kars demiryolunun Bakü’den Avrupa’ya insan ve kargo taşımacılığını sağlayacağını bildirmiştır.
ABD Kongresinde Ermeni Çıkarları Grubu Eş Başkanları olan Joe Knollenberg ile Frank Pallone, eskiden beri ABD’de Ermeni diasporasıyla işbirliği yapan George Radanovich ile birlikte 21 Temmuz 2005 tarihinde Temsilciler Meclisine H.R. 3361 sayı ve “Güney Kafkasya’da Açık ve Entegre Demiryolları Kanunu” başlığını taşıyan bir kanun tasarısı vermişlerdir. Bu tasarının gerekçe kısmında Kars–Ahalkelek demiryolu projesi hakkında yukarıda değindiğimiz olumsuz Ermeni görüşleri tekrar edildikten sonra, işlem bölümünde Ermenistan’dan geçmeyen veya Ermenistan ile bağlantılı olmayan ancak Baku, Tiflis ve Kars’tan geçen veya bu kentleri bağlayan demiryolu veya demiryolu bağlantılı yolların geliştirilmesine ABD’nin yardım etmesinin yasaklanması istenmektedir. Bu tasarı kanunlaştığı taktirde ABD’nin çeşitli resmi fonları Kars-Ahalkelek demiryolu hattının finanse edilmesi için kullanılamayacaktır. Avrupa Birliğinin de benzer bir tutum alması için çalışılmakta olduğu görülmektedir. Bu durumda söz konusu hat için gerekli finansmanın başka kaynaklardan bulunması gerekmektedir. Azerbaycan Ulaştırma Bakanı Musa Panakov’a göre bazı Japon kuruluşları ve Gelişme İçin Asya Bankası bu projeyle ilgilenmektedir[44]. Diğer yandan Azerbaycan Dışişleri Bakanlığından Aşraf Şıhaliyev Azerbaycan’ın Yeni Komşuluk Programı içinde Kars-Ahalkelek demiryolunun desteklemesini AB’den isteyeceklerini belirtmiştir.
Görüldüğü gibi Kars- Ahalkelek demiryolu inşası konusunda mücadele devam etmektedir. Bu hat Türkiye ve Azerbaycan için hem ekonomik hem de güvenlik bakımından gereklidir. Yapımı zaten çok gecikmiş olduğu için bir an evvel inşaatına başlamakta yarar vardır.
4. Turhan Çömez’in Ermenistan’ı Ziyareti
AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Cömez Haziran ayı içinde Ermenistan’a resmi olmayan bir ziyaret yaptı. Erivan Üniversitesinde bir konferans verdi. Ayrıca, aralarında Ermenistan Meclis Başkanı Artur Bağdarasyan, Taşnak Partisi Direktörü Giro Manoyan, Erivan Belediye Başkanı Yervant Zakaryan’ın da bulunduğu bir çok kişiyle görüştü. Halkın arasına girdi. Çocukları omzuna aldı. Doktor olduğu için bir hastanede yaşlı bir kadının böbrek ameliyatına katıldı[46]. Turhan Çömez, “soykırım” konusu dahil, Türk görüşlerini savunmasına rağmen, açık ve samimi davranışları sayesinde her yerde ilgi ve sempatiyle karşılandı. Ermeni basını da ziyaretine önemli yer verdi.
Turan Çömez’in yaptığı temaslar arasında zengin iş adamı ve milletvekili Hacatur Suklasyan ile yaptığı görüşme basında çok yer aldı. Suklasyan’ın sadece sınırların açılması konusuyla ilgilenip soykırım iddialarında bir değişiklik yapmak istemez tutumuna karşın Turhan Çömez, “Gelin ikimiz ortak bir çalışma yapalım. Ben TBMM’de Ermenistan sınır kapısının açılmasıyla ilgili konuşma yaptığım saatlerde, siz de kendi parlamentonuzda bir konuşma yapın ve 1915’te yaşanan olayların soykırım olmadığını, bu konuların tarihçiler tarafından araştırılması gerektiğini, Türkiye’nin birliği ve toprak bütünlüğüne duyduğunuz saygıyı açıklayın. Bu küçük bir adım olur. Ama önemli bir başlangıç olacaktır.” teklifinde bulundu ise de Suklasyan ilişkilerin önkoşulsuz başlaması gerektiği hakkındaki klasik Ermeni tutumunu tekrarladı. Adı geçen milletvekilinin “soykırım” konusunda Türkiye’nin özür dilemesi gerektiğini belirtmesi üzerine Çömez kendisine Ermeni çetelerinin 1915 yılında yaptıklarını ve ASALA’nın Türk diplomatlarına yaptığı suikastları hatırlattı. Turan Çömez Türkiye’ye döndükten sonra bu ziyaretten edindiği izlenimleri Akşam gazetesine yazdığı yazılarda anlattı. Ermenistan’da Türkiye’ye karşı var olan önyargıyı kırmak, tabuları yıkmak, soykırım inadından vazgeçirmek için etkin ve rasyonel politikalar üretilmesi gerektiğini belirterek bunun için atılması gereken adımları şu şekilde dile getirdi:
- Türk ve Ermeni milletvekillerinden oluşan ortak bir çalışma grubu kurulmalı.
- Her iki ülke gazetecilerinin ziyaretleri artırılmalı ve iki tarafın devlet adamlarıyla mülakatlar yapılıp düşünceleri aktarılmalı.
- Her iki tarafın öğrencileri için gençlik programları hazırlanmalı. Karşılıklı öğrenci transferleri yapılmalı ve her iki tarafın öğrencileri aile yanlarında konuk edilmeli.
- Tarihten günümüze ulaşmış Ermeni Kültür Mirası onarılıp, dünya turizmine kazandırılmalı. (Bu bağlamda, Ani Harabeleri günübirlik turlara açılabilir)
- Karşılıklı kültürel alışverişler yapılmalı, ortak sanat etkinlikleri planlanmalı.
- Karşılıklı spor müsabakaları yapılmalı.
- Ermenistan'a yapılan bavul ticaretine destek verilmeli.
- Her iki tarafın talepleri doğrultusunda karşılıklı olarak bazı sektörel ve bilimsel toplantılar yapılmalı.
- Her türlü, gayrı resmi-sivil temaslar karşılıklı olarak teşvik edilmeli.
- TRT tarafından Ermenistan'a Ermenice radyo-TV yayınları yapılmalı. (TRT 25 dilde yayın yapıyor ancak Ermenice yayını yok. Ermenistan halkı, Türkiye'ye dair haberleri Fransa'dan almak yerine Türkiye'den alabilmeli)[47]
Turhan Çömez’in bu önerileri Ermenilerde görülen bazı önyargıların ortadan kalkmasına ve böylelikle Ermenistan ile normal ilişkiler kurulabilmesine yardım edecek niteliktedir. Bu önerilerin yaşama geçirilmesi ise Ermenistan’ın ne derecede Türkiye ile işbirliğine girmeye hazır olduğuna bağlıdır.
5. Yektan Türkyılmaz Olayı
Temmuz ayı başlarında Ermeni basını "Kürt" tarihçi diye nitelendirdikleri Türk vatandaşı Yektan Türkyılmaz'ın kitap kaçakçılığından tutuklandığını bildirdi. Haberlere göre Türkyılmaz Ermenice biliyordu ve Ermeni arşivlerinde araştırma yapıyordu. Türkyılmaz daha önce yaptığı açıklamalarda Osmanlı İdaresinin Ermenileri soykırıma uğrattığına inandığını söylemiş ayrıca Ermenistan arşivlerinin de açık olduğunu, kendisinin arşivlerde bir sorunla karşılaşmadığını belirtmişti. Türkyılmaz bazı mesleki kitapları Ermenistan'dan çıkarmak istemiş, ancak gerekli izni almamıştı; ama alınması gerektiğini de kimse kendisine söylememişti. İyi niyeti dikkate alınarak, hapse atılması yerine bu formalitenin yerine getirilmesi kendisinden istenebilirdi veya kitaplara el konup Ermenistan'dan ayrılmasına izin verilebilirdi. Bu yapılmamış ve kitap kaçakçılığı için sekiz yıla kadar hapis cezası öngören Ermeni kanunları gereğince ve üstelik Ermeni gizli servisince tutuklanmış ve bu servise ait yüksek güvenlikli hapishaneye konmuştu. Türkyılmaz'ın tutuklanması Türkiye'de ve ABD'de bazı çevrelerde tepkilere neden oldu. Sabancı Üniversitesi'yle ABD'de adı geçenin doktora yaptığı Duke Üniversitesi'nin girişimiyle bir dayanışma komitesi kuruldu ve adı geçenin kurtarılması için bir kampanya başlatıldı. Bu çerçevede, çeşitli ülkelere mensup iki yüz kadar bilim adamı, Başkan Koçaryan'a bir mektup göndererek Türkyılmaz'ın serbest bırakılmasını istediler[48]. Bu mektupta kendisinin 1915 olaylarını eleştirel bir şekilde (yani soykırım iddialarını kabul eden bir şekilde) ele alan az sayıdaki Türk bilim adamlarından biri olduğu belirtildi. Ayrıca adı geçenin tutuklanmasının Ermenistan'ın kendi tarihi üzerinde bağımsız bilimsel çalışmalar yapılmasını ne derecede desteklediği hakkında ciddi şüpheler yarattığı da ifade edildi. Mektup Türkiye'den H. Berktay, T. Akçam, M. Belge, F.M. Göçek, O. Pamuk, R. Zarakolu gibi Ermeni soykırımı olduğunu ısrarla savunan bazı Türkler ile aynı inanca sahip P. Balakyan, V.N. Dadriyan, D.R. Papazyan, A. Sarafyan gibi Ermeniler tarafından imzalandı.Ermenistan ve Ermenilerin taleplerini yerine getirmek için ciddi gayret sarf eden, bir süre önce ABD Başkanlığı için adaylığını koymuş olan Senatör Bob Dole de bu kampanyaya katıldı ve Başkan Koçaryan'a gönderdiği bir mektupta kendisinin ve senatör olan eşinin Ermenistan'ın eski dostu olduklarını ve Ermenistan'ı desteklemeye devam ettiklerini hatırlattıktan sonra Türkyılmaz'ın tutuklanmasının Ermenistan'ın demokratik gelişmesi ve bu ülkede hukukun üstünlüğü hakkında şüphe yarattığını ifade etti ve adı geçenin derhal serbest bırakılmasını istedi. Ayrıca, garip kanun diye nitelendirdiği Ermeni Ceza Kanunu'nun gözden geçirilmesini de önerdi. Yapılan bu girişimler ve özellikle ABD'de çok önemli bir kişi olan Dole'un mektubu Türkyılmaz'ı kurtardı. Mahkeme kendisini bir yıla mahkum etti, ancak cezayı tecil etti. Serbest kalan adı geçen Eylül ayı başında ABD'ye döndü. Ermeni makamlarının neden Ermeni görüşlerini savunan bir kişiyi tutuklamış oldukları halen dahi anlaşılmış değildir. Akla gelen tek olasılık Ermenistan arşivlerinin, Türk veya yabancı bağımsız bilim adamları tarafından incelenmesini istenmedikleri, caydırıcı bir önlem olarak Türkyılmaz'ı tutukladıkları, böylelikle soykırımı savunan bir kişi bile hapsedildiğine göre savunmayanların daha ağır muameleyle karşılaşacağı kanısını yaratmaya çalıştıklarıdır. Kısaca açık olduğu daima söylenen Ermenistan arşivlerinin ancak şeklen açık, gerçekte ise bağımsız araştırmacılara kapalı olduğu sonucuna varılmaktadır.
SOYKIRIM İDDİALARINI KABUL EDEN MİLLİ VE YEREL PARLAMENTOLAR
1. Venezuela
Venezuela Parlamentosu 14 Temmuz 2005 tarihinde Ermeni soykırım iddialarını benimseyen bir kararı oybirliğiyle kabul etti[50].
Kararın giriş bölümünde, özetle, insanlık tarihinin ilk bilimsel olarak planlanmış, örgütlenmiş ve icra edilmiş soykırımının doksan yıl önce meydana geldiği, bu soykırımın Genç Türkler ve onların ideolojisi olan Pantürkizm tarafından Ermeni halkına karşı işlendiği ve iki milyon kadar kişinin ortadan kaldırılmasına yol açtığı, bu tür cinayetlerin tekrarlanmaması için ifşa edilmesi ve bu soykırımın Türk halkı ve dünyanın bütün halkları tarafından reddedilmesi gerektiği, siyasi davalar ve çıkarlar nedeniyle soykırımın inkâr edilmesi yoluyla tarihin değiştirilmesine çalışıldığı ifade edilmektedir.
Sözkonusu kararın işlem bölümün çevirisi şöyledir:
Millet Meclisi
Bir: Adaletin yerine getirilmesi için geçerli fakat gecikmiş insani isteklerin desteklediğini Ermeni halkına, hükümetine ve Venezuela’daki güçlü Ermeni cemaatine ifade etmeye
İki: Ermeni soykırımını tanıyıncaya kadar Türkiye’nin üyelik başvurusunu ertelemesini Avrupa Birliğinden istemeye
Üç: Bu kararı Ermenistan Parlamentosuna ve Ermeni dini makamlarına iletmekle görevli bir komite oluşturmaya
Dört: Ermeni halkı ile dostluk için bir parlamento grubu kurmaya Karar verir.
Bu kararda yer alan “insanlık tarihinin ilk bilimsel olarak planlanmış, örgütlenmiş ve icra edilmiş soykırımı”, ifadesi, iki milyon kadar kişinin ortadan kaldırıldığı iddiası ve “soykırımı” tanımadıkça Türkiye’nin başvurusunun ertelenmesinin AB’den istenmesi bu kararı Ermeni soykırım iddiaları hakkında şimdiye kadar çeşitli ülkeler parlamentolarında alınan kararların en serti ve en abartılısı yapmaktadır.
Bunun nedenleri çeşitlidir. Venezuela Parlamentosunu bu kadar cesur kılan husus, şüphesiz, Türkiye’nin uzaklığı ve iki ülke arasında kayda değer ilişki olmamasıdır. Venezuela’da zengin, diğer bir deyimle etki yapabilen bir Ermeni Cemaatinin varlığı buna karşın kayda değer sayıda Türk olmaması da bu kararın kolaylıkla alınmasının başlıca nedenleridir. Ayrıca Uruguay ve Arjantin’de alınan kararların da Venezuela parlamentosu için emsal teşkil ettiği muhakkaktır. Bir Ermeni kaynağı otoriter idaresi ve popülist davranışları nedeniyle ABD tarafından eleştirilen Venezuela Başkanı Chavez’in bu kararla Batılıları ve özellikle Avrupa ülkelerini vicdani görevlerini yapmaya çağırmak fırsatını kullandığını yazmıştır.
Venezuela Katolik Kilisesi de 3 Ağustos 2005 tarihinde aldığı bir karada, 20. asrın ilk planlı ve örgütlü “soykırımın” 90. yıldönümünü dikkate alarak Ermeni halkına karşı işlenmiş olan cinayetleri kınadığını, bunların tekrarlanmaması için dua edildiğini, dini inançlarından vazgeçmektense ölümü tercih eden Ermeni Hıristiyanlarının anısı ile dayanışma içinde olunduğunu, Venezuela’daki Ermenilerin uzun zamandan beri ertelenmiş haklı insani taleplerinin desteklendiğini ifade etmiştir. Görüldüğü üzere Katolik Kilisesinin bu kararı Venezuela Parlamentosu kararına benzemektedir. Dikkati çeken husus “dini inançlarından vazgeçmektense ölümü tercih eden Ermeni Hıristiyanları” ifadesidir. Din değiştirmeleri için Ermenilere baskı yapıldığı ve bazı Ermenilerin dinlerini değiştirmektense ölmeyi yeğledikleri anlamına gelen bu sözler yeni bir iddiadır ve başlıca Ermeniler kaynaklarında dahi yer almamaktadır. Venezuela Katolik Kilisesinin kararına bir dini öğe katmak amacıyla bu iddiayı uydurduğu sonucuna varılmaktadır.
2. Arjantin
Arjantin Senatosunun 20 Nisan 2005 tarihinde, 1993, 2003 ve 2004 yıllarında sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlarını teyit eden bir diğer karar aldığı ve Türkiye Dışişleri Bakanlığının da 5 Mayıs 2005 tarihinde bu kararı kınayan ve reddeden bir bildiri yayınladığını daha önce bildirmiştik[52]. Arjantin Senatosu 27 Temmuz’da 20 Nisan tarihli kararını teyit eden ve insanlığa karşı işlenen suçlar zaman aşımına uğramadığına göre Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıması gereğini belirten bir başka karar daha almıştır. Arjantin Senatosunu bu ikinci kararı iki ülke arasında bu konuda mevcut anlaşmazlığı daha ciddi hale getirmiştir. Bu arada 30 Temmuz 2005 tarihinde Arjantin’in Rosario şehrinde Ermeni “soykırımı” kurbanlarını anmak için yapılmış bir anıt açılmış olduğunu da belirtelim.Arjantin Dışişleri ve Uluslararası Ticaret Bakanı Rafael Bielsa Ağustos ayı sonunda Ermenistan’ ziyaret etmiştir. Sıcak bir şekilde karşılanan Arjantinli Bakan Devlet Başkanı Koçeryan tarafından kabul edilmiş ve Erivan’daki “soykırım” müzesi ve anıtını ziyaret etmiştir. Bielsa iki ülke arasındaki iyi ilişkilerdeki başlıca etkenin Arjantin’deki Ermeni cemaati olduğunu söylemiş ve bu cemaatin yaklaşık 100.000 kişi olduğunu ve Arjantin toplumunun ayrılmaz bir parçasını oluşturduklarını belirtmiştir. Bielsa ayrıca ülkesinin Erivan’da bir büyükelçilik açacağını da bildirmiştir[56]. Ermenistan’ın Arjantin’de büyükelçiliği mevcuttur. Bu vesileyle Erivan’ın hava meydanının, sahibi Ermeni asıllı milyarder Eduardo Eurnekian (Örnekyan) olan Corporacion America tarafından işletildiğini ve bu şirketin Havaalanına yeni bir terminal inşa etmek için 105 milyon dolar yatırım taahhüdünde bulunduğunu belirtelim.
3. Uruguay
Uruguay’ın Ermeni soykırım iddialarını tanıyan ilk ülke olduğunu, Uruguay Temsilciler Meclisinin bu kararını zaman zaman teyit ettiğini, en son 3 Mayıs 2005 tarihinde tekrarladığını ve 24 Nisan’ın “Her Türlü Soykırımın Kınanması ve Reddi” günü ilan edilmesi için Birleşmiş Milletlere başvurulmasını Uruguay Dışişleri Bakanlığından istediğini, ayrıca Ermeni asıllı bir Uruguay milletvekilinin Avrupa Birliğini Ermeni “soykırımını” tanımasını Türkiye’den istemeye davet eden bir imza kampanyası başlattığını daha önce yazmıştık. Uruguay’da da akredite Türkiye’nin Arjantin’deki Büyükelçisi Şükrü Tufan Uruguay’dan başkenti Montevideo’ya giderek Parlamentonun Dışişleri Komisyonu üyeleriyle görüştü ve Başbakan Erdoğan’ın tarihçiler komisyonu kurulması hakkındaki önerisini[59] izah etti. Hükümetinin bu komisyonun varacağı sonuçları kabul etmeye hazır olduğunu bildirdi ve bu önerinin desteklenmesini istedi. Ermeniler bir gösteri yaparak Büyükelçinin bu girişimini protesto ettiler. Uruguay’daki Ermeni büyükelçisi de Dışişleri Komisyonu üyeleriyle görüşerek Ermeni soykırımın delil gerektirmediğini bildirdi ve Uruguay’ın Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını ve iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmasını desteklemesini istedi.Uruguay Hükümeti, 3 Mayıs 2005 tarihli Temsilciler Meclisi kararında öngörülen 24 Nisan’ın “Her Türlü Soykırımın Kınanması ve Reddi” günü ilan edilmesi için şu ana kadar Birleşmiş Milletlere başvurmamıştır. Ancak bu ülkede Ermenilerin Türkiye’ye karşı faaliyetleri devam etmektedir. Nitekim Türkiye ile AB arasında müzakerelerin başladığı tarih olan 3 Ekim’de Uruguay’ın başkenti Montevideo’da kalabalık bir grup Ermeni AB Temsilciliği önünde nümayiş yaparak Türkiye’nin adaylığının reddedilmesini istemiştir.
4. Sao Paulo Parlamentosu
Brezilya’nın Sao Paulo Bölgesi Parlamentosu 20 Ekim 2005 tarihinde Ermeni soykırım iddialarını kabul eden ve bu “soykırımın” federal düzeyde de tanınmasını isteyen bir kararı oybirliği ile almıştır[63].
Diğer yandan Sao Paulo kenti üniversitesi bir “Hoşgörü Müzesi” kurmaktadır. Bu müzede Yahudi soykırımı gibi insanlığa karşı işlenen suçlar yer alacaktır. Müzede bir de Ermeni “soykırımı” bölümü olacağı da anlaşılmaktadır.
5. Kırım Parlamentosu
Rusya Federasyonu Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu her yıl 24 Nisan’ı Ermeni soykırımı kurbanlarını anma günü olarak ilan eden bir kararı 59 lehte 3 aleyhte oyla 19 Mayıs 2005 tarihinde kabul etmişti. Ancak Özerk Parlamento Başkanı Borris Deich, arzu edilmeyen siyasi sonuçları olacağını bildirerek kararı onaylamamıştı. Diğer yandan basın haberlerine göre Kırım’ın bağlı olduğu Ukrayna Hükümeti de bu kararın değiştirilmesini istemişti. Kararda bazı değişiklikler yapılması ve soykırım sözcüğünün trajedi sözcüğü ile değiştirilmesi için 22 Haziran 2005 tarihinde yapılan görüşmelerde Kırım Parlamentosu metinde değişiklik yapılmasını reddetmiştir. Böylelikle Kırım’da da sözde Ermeni soykırımı tanınmış olmuştur. Bu karar Kırım bölgesinin içinde bulunduğu siyasi koşulların bir sonucudur. Memleketin asıl sahibi olan Kırım Tatarları bu topraklardan sürülmüş olup ancak bir kısmı geri dönebilmiştir. Bunlar da bölgede söz sahibi olacak güçte değildir. Nitekim bunların kurduğu yasal olmayan Meclis sözkonusu kararın aleyhinde bir tutum almış ancak etkili olamamıştır. Diğer yandan bölge Ukrayna’ya bağlı olmakla beraber burada çok sayıda Rus yaşamaktadır. Sözkonusu kararı önerenler de Parlamentodaki Rus asıllı temsilcilerdir. Ancak bunlara Ukrayna asıllı temsilcilerin de katıldığı bir gerçektir. -/1-/