BALKANLAR DOSYASI-1
BALKAN ÜLKELERİ VE SORUNLAR
SON yıllarda Balkanlarda bazı ülkelerin sınırları ve yönetim şekilleri değişmiş, yeni anlaşmalar yapılmış, yeni stratejik-ekonomik ortaklıklar kurulmuştur. Bu önemli değişimler, Balkan ülkelerinde yaşayan Müslüman-Türk azınlıkları derinden etkilemiş, kimi ülkelerde bu halkların varlığını tehlikeye düşürmüş, onları korkunç etnik temizlik girişimlerinin hedefi haline getirmiştir. Bosna-Hersekli Müslümanların ve Kosovalı Arnavutların maruz kaldıkları radikal Sırp saldırganlığı, bu trajedilerin en büyük iki örneğidir. Son dönemde meydana gelen değişimlerin önemli bir yansıması olarak, Türkiyenin, Balkan ülkeleriyle ilişkilerinin geleneksel yapısı da değişime uğramıştır. Bu ülkelerin son yıllarda yaşadığı değişimi ve Müslüman-Türk azınlıkların durumunu yakından incelemek, konuyu daha iyi kavramamıza imkan verecektir. Yunanistan
Yunanistan, Balkan ülkeleri içinde, Türkiye açısından ayrı bir konuma sahiptir. İki ülke arasında, 1920 yılında yaşanan savaştan sonra hiçbir çatışma yaşanmamasına, onlarca yıldır aynı ittifakların içinde bulunulmasına rağmen, kronikleşmiş bazı sorunlar vardır. Ve bu sorunlar günümüzde de herhangi bir çözüme ulaşamamıştır. İki komşu ülkenin arasındaki sorunların çözülmesi, hem bu ülkeler hem de bölge için gereklidir. Önce iki ülkenin ilişkilerinin tarihçesine bakalım. Osmanlı Devleti 1354 yılında Geliboluya yerleşmiş, 1362de Edirneyi, kısa süre sonra da Gümülcine, Serez, Drama ve Kavalayı topraklarına katmış. Bu tarihten itibaren Bizansı vergiye bağlamış, sonraki dönemlerde Teselya, Vardar ve Selaniki alarak günümüz Yunanistanının büyük bir kısmını fethetmiştir. 1453 yılında gerçekleşen İstanbulun fethi, Bizansın sonunu getirmiş, 1461de Trabzon ve Moranın hakimiyet altına alınması, bu sonu kalıcı kılmıştır. İlerleyen yıllarda Ege adaları; 1522de Rodos, 1566da Sakız ve Naksos, 1571de Kıbrıs, 1577de Sisam, 1699 yılında da Girit fethedilmiştir. Bu hakimiyet 1830 yılında Yunanistanın bağımsızlığını kazanmasına kadar devam etmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun ılımlı yönetim politikası Yunan halkı için de geçerli olmuştur. Rum-Ortodoks halk, diğer gayrimüslim tebaanın sahip olduğu bütün haklara, ayrıcalık ve imtiyazlara sahip olmuştur. Bu dönemde halk, yerel ve özerk yönetimler kurma hakkına sahip olmuş, birçok bölge vergi muafiyeti altına girmiştir. Encarta Ansiklopedisinde Rumların Osmanlı idaresi altında huzur ve barış içinde yaşadıkları şöyle anlatılır: Osmanlı İmparatorluğunun Rum halkları, genel olarak dinsel özgürlük ve hatırı sayılır bir otonomiye sahip olmuşlardır. Ortodoks Kilisesinin başı olan Patrik, Osmanlı başkenti olan İstanbulda yerleşmiştir. Etnik kökenleri ne olursa olsun Ortodoks Hıristiyanların politik ve manevi lideri odur. İstanbulun Fener semtinden gelen küçük ailelerin üyeleri olan Fener Rumları, Osmanlı sultanının hizmetinde önemli yönetim ve diplomasi mevkilerine sahip olmuşlardır. Ayrıca, Fatih Sultan Mehmetin fermanıyla büyük imtiyazlar elde eden Patrik, sadece Rumların değil, Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ortodoksların temsilcisi haline gelmiş, evlilik işlemlerinden miras işlerine, cezai davalardan günlük hayata kadar bütün alanlarda Ortodoksların yöneticisi olmuştur. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Patrik, 13 milyon kişiyi bulan Hıristiyan uyruğunun üzerinde yetki sahibiydi ve bu rakam, Osmanlının bütün uyruklarının dörtte birini oluşturmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Yunanistan topraklarında yaklaşık 400 yıl hakim olmuş, Selanik, Osmanlının ikinci büyük şehri haline gelmiştir. Başta Fransız Devrimiyle ortaya çıkan ulusçuluk akımı olmak üzere, çeşitli sebepler sonucu 1814-1820 yıllarında başlayan etnik isyanlar, 1829 yılında Yunanistanın bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanmıştır. 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan
Antlaşmasına kadar geçen sürede, Yunan tarafı Megali İdea politikasını hayata geçirmeye çalışmış, bu amaçla yayılmacı bir politika uygulamıştır. Megali İdea, kelime anlamı ile büyük ideal, büyük fikir demektir. Rigas Pheraios adlı bir Yunanlı tarafından ilk defa 1791 yılında gündeme getirilmiştir. Bu fikre göre, 1453te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu, Rumeli, Balkanlar, Yakın Doğu ve Ortadoğuyu, kısacası Türk topraklarının büyük bölümünü kapsayan ve başkenti İstanbul olan yeni bir Büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Gerçekleşmesi imkansız bir hayal olan bu plan, 19. yüzyılın başından itibaren -o dönemin siyasi koşullarında- taraftar toplamaya başlamış, bu amaçla haritalar hazırlanmış, Rum halkı arasında yoğun bir propaganda ve beyin yıkama çalışması başlatılmıştır.20 Osmanlı vatandaşı olan Rumlar kışkırtılmış ve bir kısmı Osmanlı Devletine karşı ayaklanmışlardır. 1821de başlayan Yunan isyanı kısa sürede sonuç vermiş; 1830 yılında dönemin büyük güçleri olan İngiltere, Fransa ve Rusyanın koruması altında Yunanistan bağımsızlığını ilan etmiştir. I. Dünya Savaşının ardından Yunan ordularının Anadoluyu işgali, söz konusu Megali İdeayı uygulamak için başlatılmış bir girişimdir. Ancak, elbette, Türk Milletinin kahramanca yürüttüğü Kurtuluş Savaşı karşısında başarısızlığa uğramıştır. Kurtuluş Savaşında yaşadığı büyük yenilgi, Yunanistanın toprak kazanma hayallerini durdurmuş ve Türkiye ile olan ilişkilerinde yeni bir dönem başlatmıştır. Lozan Antlaşmasının ertesinde, Türk-Yunan ilişkilerinde belirgin bir yumuşama dönemi yaşanmış, arada yaşanan sorunlar, görünüşte de olsa, kısa sürede sona erdirilmiştir. Ancak ileriki yıllarda yaşanacak büyük sorunların temeli de bu dönemde atılmış, 30 Ocak 1923 yılında imzalanan Mübadele Anlaşmasının uygulamaya geçmesi sırasında ortaya çıkan sorunlar, iki ülke arasındaki güvensizliğin yeniden doğmasının da temellerini atmıştır. 1930dan itibaren başlayan yakınlaşma süreci Venizelosun Türkiyeye gelmesi ve tarafların bir Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Anlaşması imzalamalarıyla daha derin bir görünüm kazanmıştır. 1952 yılında iki ülke de NATOya katılarak güçlü bir ittifakın içinde yer almış, ortak cephe oluşturmuşlardır. Bu bahar havası, 9 Ağustos 1954 yılında imzalanan Balkan İttifakıyla devam etmiş ancak 1955 yılında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla, hem Yunanistan-Türkiye ilişkileri bozulmuş hem de Balkan İttifakı sona ermiştir. Bu tarihten itibaren, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler üç temel sorun üzerinde odaklanmıştır. Hiç kuşkusuz bu sorunların en büyüğü, günümüzde de önemi artarak devam eden Kıbrıs sorunudur. Diğer iki konu ise Ege ve azınlıklar sorunlarıdır. Yunanistana bağlı olarak Kıbrıs Sorunu:15. yüzyılın sonlarında Venedikliler Kıbrısa hakim olmuş, yaklaşık bir asır boyunca adanın yönetimini ellerinde tutmuşlardır. Venedik idaresi altında Kıbrıs halkı, siyasi, ekonomik ve dini bakımdan büyük baskı görmüş, Kıbrıslı Ortodoks Rumlar mezhep değiştirmeye ve Katolik olmaya zorlanmış, ağır vergiler ve baskılar altında ezilmişlerdir. Osmanlı Devleti, Doğu Akdenizde güvenliği sağlamak için adanın yönetimini üstlenmekten başka bir çare olmadığını görmüş, bu amaçla önce diplomatik girişimlerde bulunmuş, sonuç çıkmayınca da Kıbrısa sefer düzenleme kararı almıştır. Ağustos 1571de Kıbrıs fethedilerek Osmanlı İmparatorluğuna katılmıştır. Osmanlı, Rumların üzerindeki ağır baskıları kaldırmış, rahat ve huzurlu bir ortam sağlamıştır. Böylece ada halkı o dönemin şartlarına göre geniş imkanlara, haklara ve özgürlüklere kavuşmuş; kendi kiliselerinde tam bir hürriyet içinde ibadet edebilmiştir. Fetihten sonra, Anadoludan göç eden Türkler sayesinde adada belirli bir Türk nüfusu oluşmaya başlamış, bu Türkler Kıbrısın sosyal, kültürel ve ekonomik hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kıbrısta birarada yaşayan Türkler ile Rumlar arasındaki ilişkiler dostluk, beraberlik, barış, yardımlaşma, hoşgörü, saygı, iş birliği, din, inanç ve ibadet özgürlüğü esasları çerçevesinde gelişmiştir. Megali İdea ve Enosis ortaya çıkana kadar Kıbrıslı Türkler ve Rumlar örnek bir birliktelik sergilemişlerdir. Adadaki karma köyler bunun açık bir delilidir. Nitekim 1832 sayımına göre adada 172 karma köy, 198 Hıristiyan köyü ve 92 Müslüman köyü vardır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve buna bağlı bazı gelişmeler, Osmanlı Devletini olduğu gibi, Kıbrısı da doğrudan doğruya etkilemiş, Osmanlının bu savaştan yenik çıkması, Çarlık Rusyasının yayılmacı siyasetine karşı İngilizlerle iş birliği yapmasına yol açmıştır. 4 Haziran 1878 günü yapılan bir anlaşmayla Osmanlı ve İngiliz devletleri Rusyaya karşı ortak hareket etme kararı almış, İngilterenin verdiği desteğin bedeli ise Kıbrıs olmuştur. Böylece Kıbrıs İngiliz yönetimine bırakılmış ve üç yüzyıldan uzun süren Osmanlı yönetimi sona ermiştir. Her ne kadar yönetim İngiltereye bırakılsa da, adanın mülkiyeti Osmanlı Devletinde kalmış, aslında Kıbrıs, geçici bir süre için İngilizlere verilmiştir. Ancak, Kıbrısın Yunanistana ilhakı yönündeki çalışmalar, adanın İngiliz yönetimine geçmesinin ardından hız kazanmış, bu amaçla her türlü yönteme başvurulmuştur. Adada 1878den 1960a kadar süren İngiliz dönemi, Kıbrıslı Türkler açısından zorluklarla dolu olmuştur. Bu dönemin başındaki ve sonundaki nüfus sayımları bunun bir göstergesidir. İngilizlerin geldiği yıllarda adada 45 bini Türk, 137 bini Rum olmak üzere yaklaşık 185 bin kişi yaşamaktadır. Yani Türkler, Rumların üçte biri oranındadır. İngiltere hakimiyetinin sonunda ise, Türklerin oranı beşte bire kadar düşmüş,22 diğer bir deyişle, adadaki nüfus dengesi Türkler aleyhine bozulmuştur. Bunun başlıca nedeni, saldırılar, ekonomik ve siyasi baskılar sonucunda çok sayıda Türk vatandaşının adayı terk etmesidir. Bu dönemin önemli olaylarından biri, İngilterenin Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşında karşı cephede yer almasını öne sürerek, 1914 yılında Kıbrısı tek taraflı olarak ilhak etmesidir. O tarihe kadar adanın sadece yönetiminden sorumlu olan İngiltere, böylece Kıbrısı tam anlamıyla ele geçirmiş, Osmanlı hükümeti bu gelişme karşısında fazla bir şey yapamamıştır. Rumlar ise İngilterenin ilhak kararını sevinçle karşılamışlardır. Türk Milletinin Anadoluda bağımsızlık mücadelesi verdiği Kurtuluş Savaşı yıllarında Kıbrıslı Rumlar Yunanistanla birleşmek anlamına gelen, Enosis faaliyetlerini sürdürmüş, çeşitli vesilelerle adanın Yunanistana bırakılmasını talep etmişlerdir. İngiltere ise bu talepleri her defasında geri çevirmiştir. 1923te imzalanan Lozan Antlaşması ile, Kıbrıs Adasının İngiltereye ait olduğunu resmen kabul edilmiştir. Ancak bu dönemde adada karışıklıklar başlamış, Enosis yanlılarının yürüttüğü faaliyetler sonucu 1931 yılının Ekim ayında isyan patlak vermiştir. 1931 Rum isyanı İngiliz politikasının sertleşmesine yol açmış, isyana katılmayan Kıbrıs Türkleri de bundan olumsuz etkilenmişlerdir. 1950li yıllarda kurulan terör örgütü EOKA, fanatik bir Rum milliyetçisi olan Grivasın liderliğinde, Kıbrıstaki eylemlerine 1955 Nisanında başlamış, dört yıl boyunca Türk köylerine saldırılar düzenlemiş, Türkleri göçe zorlamış, çok sayıda terörist eylem gerçekleştirmiştir. Buna karşın Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), Milli Cephe Partisi, Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi, Kıbrıs Türk Kurumları Birliği, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu ve Kıbrıs Milli Türk Birliği gibi cemiyetlerin çatısı altında varlıklarını koruma mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Şubat 1959da imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyetinin temelleri atılmış ve Kıbrıs sorununda yeni bir safha başlamıştır. Kıbrıs Anayasası hazırlanmış, Garanti ve İttifak anlaşmaları yapılmıştır. Bu anlaşmaların Türkler açısından önemi, Türkiyenin garantörlük hakkını alması, Enosisin bir süreliğine de olsa önlenmesi ve Kıbrıs Türklerinin yeni cumhuriyette eşit ortaklık haklarına sahip olmasıdır. Ayrıca Türkiye (Yunanistan ile birlikte) Kıbrısta küçük bir askeri birlik bulundurma hakkını elde etmiştir. EOKA lideri Grivas:Kıbrıs Cumhuriyeti 15 Ağustos 1960da ilan edilmiş, böylece adada İngiliz hakimiyeti sona ermiştir; Yunanistan Enosis, Türkiye ise taksim tezini geri çekmiş, Kıbrıs Cumhuriyetinde Makarios Cumhurbaşkanı, Fazıl Küçük ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı olmuştur. Kabul edilen prensiplere göre cumhuriyetin yönetimiyle ilgili olarak bir Yasama Meclisi kurulacak, bu meclisin % 70i Rum üyelerden,
% 30u Türk üyelerden olacaktı. Cumhuriyet idaresi Başkanlık sistemi olup, cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı ise Türk tarafından seçilecekti. İdare ve belediyelerde %70-%30 oranı muhafaza olunacak, yüzde yüze yakın Türk ve Rum cemaatlerin oluşturduğu mahallerin idaresi o cemaatin memurlarına bırakılacaktı. Ne var ki Türk ve Rum taraflardan oluşan cumhuriyetin ömrü kısa olmuş, üç yıl sonra, 1963te cumhuriyet işlevini yitirmiştir. Makariosun anayasayı değiştirme, Türklere tanınan hakları kaldırma, Kıbrıs Türklerini azınlık durumuna düşürme, garanti ve ittifak anlaşmalarını feshetme çabaları cumhuriyetin sonunu getirmiştir. Makariosun anayasayı değiştirme teklifleri Kıbrıs Türkleri ve Türkiye tarafından reddedilmiştir. Kanlı terör örgütü EOKAnın militanları -EOKA-B Örgüt Lideri: Nikos Sampson: EOKA ve Rum terör çeteleri, 1963 yılı Aralık ayının son günlerinde Türk cemaatine yönelik etnik temizleme ve adadan kaçırma planını uygulamaya koymuş, Rumların saldırıları tarihe Noel katliamı ya da Kıbrısta Kanlı Noel olarak geçmiştir.25 Bu acımasız saldırıların sonucunda 18.667 Kıbrıs Türkü yaşadığı 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştır. Birleşmiş Milletler raporlarına göre 1964 yılında Lefkoşede 39, Girnede 7, Bafta 49, Larnakada 21 ve Magosada 21 köy zarar görmüştür. 1963 yılında başlayıp 1964te de devam eden olaylarda 364 Türk öldürülmüştür.26 Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüşmelerden sonuç alınamaması ve Türk köylerinin işgal edilmesi üzerine, TBMM acilen toplanmış, 16 Kasım 1967de Anayasanın savaş ilanına ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ilişkin 66. maddesine dayanarak Kıbrısa müdahale kararı alınmıştır.27 Ancak Amerika Birleşik Devletlerinin devreye girmesi ve Yunanistanın Türkiyenin şartlarını kabul etmesiyle, Türk harekatı durdurulmuştur. 1968 yılında adadaki sorunları çözüme kavuşturmak için toplumlar arası görüşmeler başlamıştır. Bu görüşmeler bir neticeye ulaşamamışken, 70li yılların başlarında beklenmedik bir gelişme yaşanmış, Rum-Yunan cephesi ikiye bölünmüştür. Bir tarafta Yunanlı subaylar Grivas ve Sampson, diğer tarafta ise Makarios yer almıştır. Yöntem konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle ortaya çıkan bu durum, Rum halkını Makariosçular ve Grivasçılar olarak ikiye ayırmıştır. Rum kesimindeki iç çekişme ve mücadele 15 Temmuz 1974te bir darbe ile sonuçlanmış, Yunanistanın desteklediği Rum Milli Muhafız Ordusu Makariosu devirmiş, terörist Nikos Sampsonu Cumhurbaşkanı ilan etmiştir. Adadaki darbenin amacı, bazı Yunanlı subayların yayın organlarına açıkladığı gibi, kısa bir süre içinde Kıbrısın Yunanistana bağlanmasıdır. Türkiye, Garanti Anlaşmasının dördüncü maddesine dayanarak 20 Temmuz 1974te tek taraflı olarak Kıbrıs Barış Harekatını başlatmış, 22 Temmuz akşamı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin aldığı ateşkes kararını kabul ederek üç gün süren Birinci Barış Harekatını sona erdirmiştir. 25-30 Temmuz tarihleri arasında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanlarının katılımıyla gerçekleşen I. Cenevre Konferansı, Türk taleplerinin kabul edildiği bir anlaşmayla sonuçlanmış, böylece adada bir güvenlik bölgesinin kurulması, Rum ve Yunan işgalindeki Türk bölgelerinin derhal boşaltılması, esir durumda olan asker ve sivillerin mübadele edilmeleri veya serbest bırakılmaları, barışın sağlanması ile birlikte anayasaya uygun bir hükümetin yeniden kurulmasının temini, Kıbrıs Cumhuriyetinde Kıbrıs Türk Toplumu ile Kıbrıs Rum Toplumu olmak üzere iki otonom idarenin mevcudiyeti onaylanmıştır. Ancak bu anlaşma uygulanamamış, yani adada muhtemel bir barış ortamı bir kez daha ortadan kalkmıştır. İşte böyle bir ortamda Cenevrede düzenlenen İkinci Konferanstan da (8-13 Ağustos 1974) bir sonuç çıkmaması üzerine, Türkiye, İkinci Barış Harekatını 14-16 Ağustos günleri arasında gerçekleştirmiştir. Böylece günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarını oluşturan bölge, Lefke-Lefkoşe-Magosa hattının kuzeyi, yani adanın yaklaşık % 37si kontrol altına alınmıştır. 1964 yılında da devam eden saldırıların sonucunda 18.667 Kıbrıs Türkü yaşadıkları 103 köyü terk etmek zorunda kaldı. EOKA yanlısı Rumlar:20 Temmuz müdahalesi ile Yunanistandaki askeri cunta istifa etmiş ve sivil bir hükümet kurulmuştur. Eski Yunan politikacılarından Konstantin Karamanlis, sürgünde olduğu Fransadan gelerek Yunanistanın başına geçmiş ve 20 Temmuz Yunanistanda demokrasinin yeniden uygulanmaya başladığı tarih olmuştur. Aynı şekilde Kıbrısta 15 Temmuz darbesinin sonucu olarak başa geçen Nikos Sampson çekilerek yerine Klerides getirilmiş ve darbecilerin Rum toplumu içinde egemenliklerini sürdürmeleri engellenmiştir. 20 Temmuzla Türkiye, 1963 olaylarından beridir savunduğu federasyon tezinin gerçekleşmesine olanak sağlamış; eşitlik, BM kararları ile kabul edilmiştir. 20 Temmuz Barış Harekatının sonucu olarak, NATO çatısı altında iki müttefik üye olan Türkiye ve Yunanistan karşı karşıya gelmiş ve sonuçta Yunanistan, NATOnun askeri kanadından çekildiğini açıklamıştır. Yine harekatın başka bir sonucu olarak, Türkiye ile ABD de karşı karşıya gelmiş ve ABD kendi müttefiki Türkiyeye karşı uzun süre askeri-ekonomik ambargo uygulamıştır. 30 Temmuz 1974 Cenevre Anlaşması ve 1 Kasım 1974 tarihli Birleşmiş Milletler kararı ile Kıbrısta iki toplumun varlığı ve eşitliği kabul edilmiştir. Kıbrıslı Türkler bu gerçeğe dayanarak 13 Şubat 1975te Kıbrıs Türk Federe Devletini (KTFD) ilan etmiş, 1976 ve 1981de genel ve yerel seçimler yapılmış, Rauf Denktaş, 1983 yılına yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluşuna kadar Federe Devletin Başkanı olarak görevde kalmıştır. Bu dönemin önemli gelişmelerinden biri de, nüfus mübadelesi anlaşmasıdır. Böylelikle güneyde kalan Türkler kuzeye, kuzeyde kalan Rumlar ise güneye geçmişler; Kıbrıstaki iki toplum adanın iki ayrı bölgesinde toplanmıştır. 1977-1979 dönemi, Doruk Anlaşmaları olarak bilinen toplumlar arası görüşmelere sahne olmuştur. Rauf Denktaşın çağrısıyla başlayan görüşmeler önce Denktaş ile Makarios, sonra ise (Makariosun ölümünün ardından) Denktaş ile Kiprianu arasında gerçekleşmiştir. Bu görüşmeler neticesinde Mayıs 1979da, her ne kadar on maddelik bir anlaşma imzalansa da, bu düzenlemelerin sorunun çözümüne fazla bir katkısı olmamıştır. 1980 Ağustosunda yeniden başlayan ve aralıklarla 1983 Mayısına kadar süren görüşmelerden de bir sonuç çıkmamış, Türk ve Rum tarafları iki kesimlilik, iki bölgelilik, temsil, federal devletin yetkileri, yerleşme, mülk edinme ve serbest dolaşım gibi konularda ortak bir noktaya gelememişlerdir. Kıbrıs sorununda önemli dönüm noktalarından biri, 1983 senesidir. 13 Mayısta Birleşmiş Milletler, Kıbrıs Rum yönetimi lehinde bir karar almış, buna karşılık olarak KTFD, 17 Haziranda Kıbrıs Türk halkının self-determinasyon hakkını vurgulayan kararını açıklamış, 15 Kasım 1983te ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin (KKTC) kuruluşunu ilan etmiştir. Rauf Denktaş yeni kurulan Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı seçilmiş ve Kıbrıs Türk toplumu adına görüşmeleri yürütme görevini üstlenmiştir. Ne var ki bazı büyük devletlerin baskıları sonucu, Türkiye dışında hiçbir devlet KKTCyi tanımamıştır. Dönemin BM Genel Sekreteri Perez de Cuelların aracılığı ile 1984 yılında toplumlararası görüşmeler tekrar başlamış, Genel Sekreter her iki toplumun taleplerini göz önünde bulundurarak bir anlaşma taslağı hazırlamıştır. Ancak ne bu dönemde ne de BM Genel Sekreteri Boutros Galinin 1992 yılında başlattığı girişimler döneminde bir çözüme ulaşılabilmiştir. Gali, taraflar arasındaki tüm anlaşmazlık konularını kapsayan bir çözüm önerisi getirmiş, Türk tarafı 100 maddeden 91ini kabul ettiğini bildirmiştir. Ancak Rum tarafının çekinceleri, anlaşmayı imkansız kılmıştır. 1993te Glafkos Kleridesin iktidara gelmesiyle, müzakereler Denktaş ile Klerides arasında sürmüştür. İlk başta Kleridesin Rum toplumunu temsilen görüşmeci olması, sorunun çözümü açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Ancak 1999-2000 yıllarında, BM Genel Sekreteri Kofi Annanın gözetimindeki görüşmelerden de bir sonuç çıkmamış, Güney Kıbrısın Avrupa Birliğine alınması kararı ise, sorunu eskisinden daha da karmaşık bir hale getirmiştir. 2001 yılının sonlarında Rauf Denktaşın Kleridesi yüz yüze görüşmeye çağırmasıyla Ocak 2002de yeni bir görüşme süreci başlamış, Kleridesin KKTCyi, Denktaşın da Güney Kıbrısı ziyaret etmesi, Kıbrıs tarihi açısından oldukça önemli bir gelişme olarak kabul edilmiştir. Ancak liderlerin defalarca biraraya gelmelerine rağmen yine somut bir ilerleme sağlanamamış, devreye Kofi Annan tarafından hazırlanan Annan Planı girmiştir. Ancak bu plan, kalıcı ve barışçıl bir çözüm getirmemektedir. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, BM Genel Sekreteri Kofi Annan ve Kıbrıs Rum Kesimi eski lideri Glafkos Klerides birarada Kısacası, bütün çabalara ve girişimlere rağmen iki tarafın da üzerinde anlaştığı bir plan henüz oluşturulamamıştır. Konuya dahil olan ve tarafsız olması gereken ülkelerin bir kısmı, Rum kesiminin tarafında yer almakta ve Türk tarafını sözde çözümsüzlüğün sebebi ilan etmektedirler. Bu durum, Türk tarafındaki güvensizliği artırmaktadır. Avrupa Birliği, iki ülke arasında yapılmış uluslararası anlaşmaları dikkate almayarak Rum kesimini Avrupa Birliğine kabul etmiş, Türk tarafının durumunu ise kesin bir sonuca bağlamamıştır. Türk tarafı son dönemlerde çeşitli açılımlar yapmış, ancak Rum tarafı, geçmişte olduğu gibi bugün de, bu açılımlara beklenen olumlu cevabı vermemiştir. Tüm bunlara rağmen her iki tarafın ve uluslararası toplumun çözüm için gösterdiği çabalar devam etmektedir. Kıbrıs sorunu başta da belirttiğimiz gibi, Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan sorunların en büyük olanıdır. İster iki toplumun karşılıklı görüşmeleri sonucunda, ister Avrupa Birliği çerçevesinde, isterse de iki toplumun kabul edebileceği makul bir plan çerçevesinde olsun, bu sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması, bölgede barış ve huzur dolu bir dönemin başlangıcı olacaktır. Ege Sorunu
1830da Yunanistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Ege adalarının bir kısmı (Batı Ege Adaları: Eğriboz, Kuzey Sporatlar, Kiklad Takımadaları) bu ülkeye bırakılmıştır. 1912-13 yıllarında meydana gelen Balkan Savaşının bir sonucu olarak, Doğu Ege Adaları, yani Taşoz, Midilli, Sakız, Psara, Nikarya, Limni, Semadirek, Gökçeada ve diğer küçüklü büyüklü adalar da Yunanistanın eline geçmiştir. 1913 Londra Antlaşmasına göre, Giritin geleceği hakkındaki kararlar Balkan devletlerine, Ege adalarıyla ilgili kararlar ise Altılar adı verilen ülkelere (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya-Macaristan, İtalya) bırakılmıştır. Bu ülkeler, Meis dışındaki On iki Adayı İtalyaya, Bozcaada ve İmroz dışındaki Doğu Ege adalarını da Yunanistana bırakmış ve bu adaların askerden arındırılması koşulunu getirmişlerdir. Adalarla ilgili ayrıntılı düzenlemeler 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasıyla gerçekleştirilmiş, Ege Denizinin bir barış ortamı olması sağlanmış, çıkan sonuçtan iki taraf da memnun olmuştur. İkinci Dünya Savaşının ertesinde imzalanan Paris Barış Antlaşmasıyla da On iki Ada İtalyadan alınıp, askerden arındırılmış olması şartıyla, Yunanistana verilmiştir. Bu barış ortamı 1960 yılından itibaren bozulmaya başlamıştır. Bu yıldan itibaren adaları silahlandırmaya başlayan Yunanistan, Türkiyenin notalarına ve Antlaşmalara uyma çağrılarına karşılık olarak, 1936da imzalanan ve Türkiyeye Boğazlar bölgesini güvenlik zaruretiyle silahlandırma yetkisi veren Montreux Boğazlar Sözleşmesinin kendine bu hakkı verdiğini öne sürmüştür. Halbuki bu sözleşmede Yunan adalarıyla ilgili bir düzenleme söz konusu olmamıştır. 1974 yılına kadar düşük bir gerginlikte devam eden sorun, bu tarihten itibaren iki ülke arasında daha yüksek bir gerilime sebep olmuş ve iki ülkeyi çeşitli tarihlerde savaşın eşiğine getirmiştir. Yunanistan, adaları açıkça silahlandırmaya başlamış, bu faaliyet 1981de iktidara gelen PASOK hükümetiyle hız kazanmıştır. Yunan tarafı, adalardaki silahlanmayı haklı göstermek için çeşitli tezler öne sürmektedir. Eski antlaşmaların artık hükmünün kalmadığını, yeni koşulların yeni sonuçlar getirdiğini savunan Yunanistanın öne sürdüğü sözde deliller şöyledir: Yunanistana göre, Montreux Boğazlar Sözleşmesi, 1936da Dışişleri Bakanı olan Rüştü Arasın konuyla ilgili mektubu gibi birtakım anlaşmalar ve belgeler; Türk tarafının Ege ordusunu kurması, Gökçeada ve Bozcaadayı silahlandırması kendisine de bu hakkı vermektedir. Yunanistan, her iki ülkenin de hem BM hem de NATOya üye olmalarının yeni koşullar meydana getirdiğini bahane etmektedir. Türk tarafı ise Lozanda kabul edilen koşulların halen geçerli olduğunu, Yunanistanın uluslararası antlaşmaları, iyi komşuluk ilişkilerini ihlal ettiği gerçeğini ortaya koymaktadır. Egede yaşanan ikinci sorun ise, Kıta Sahanlığı Sorunudur. Bu konunun iki farklı boyutu vardır; bir yandan taraflar kıta sahanlığı konusunda diğer yandan da bu uyuşmazlığın hangi yoldan çözüleceği konusunda anlaşamamaktadır. Yunanistan, kıta sahanlığı sınırlandırması yapılırken adalar, ana karayla bağlantılı olarak değerlendirilmelidir ve ayrıca bu mesafe belirlenirken Türkiyeye en yakın ada ölçüt alınmalı, eşit uzaklık ilkesi uygulanmalıdır tezini savunmaktadır. Bu fikirlere sözde destek olarak ise, 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesinin 6. maddesini kullanmaktadır. Bu maddeye göre, anlaşmanın olmadığı durumlarda, kıta sahanlığı eşit uzaklığa göre belirlenmektedir. Türkiye ise, bu sorunun iki ülke arasında yürütülecek görüşmelerle anlaşmaya bağlanmasını savunmaktadır. Türk tarafına göre kıta sahanlığı belirlenmesinde doğal uzantı esastır ve Ege, Anadolu yarımadasının doğal uzantısıdır. Ayrıca kıta sahanlığının belirlenmesinde adalet prensibi gözetilmeli, Egenin kendine özgü koşulları olduğu anlaşılmalı, Lozanda gözetilen Türk-Yunan dengesi Egede de gözetilmelidir. Türkiye bu sorunu görüşmelerle çözme yolunu benimserken Yunanistan sorunu uluslararası yargıda çözmek istemektedir. Bütün bu anlaşmazlıklar, karasularının ve hava sahasının genişliği konusunda düğümlenmektedir. Yunanistan Lozan Antlaşması döneminde karşılıklı olarak 3 mil olan karasuları genişliğini, 1936 yılında tek taraflı olarak 6 mile çıkartmıştır. Türkiye de 1964 yılında 6 mili kabul etmiştir. Bugün en önemli sorun, Yunanistanın karasularını 12 mile çıkartmak istemesi ve buna gerekçe olarak uluslararası antlaşma ve sözleşmeleri sözde delil göstermesidir. Türkiye, haklı olarak, Ege Denizini bir Yunan iç denizine çevirecek her türlü karara karşı çıkmaktadır. Çünkü bu durum kabul edilirse, Türkiye, Egenin doğal zenginliklerinden faydalanamayacak, açık denizlere çıkışı kısıtlanacak, hava sahası daralacaktır. Bu durumda Ege Denizi; %73ü Yunanistanın, %9undan azı Türkiyenin karasuları, %15e yakını ise açık deniz olarak bölünecektir. Kuşkusuz bu, adil ve makul bir talep değildir. Hava sahası konusunda da aynı anlaşmazlık hüküm sürmektedir. Yunanistan, kendi hava sahasının 10 mil olduğunu iddia etmekte ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak bu kararı, 1931 tarihli bir Yunan Krallık Kararnamesine bağlamaktadır. Türkiye, Yunanistanın hava sahasını, karasuları gibi 6 mil olarak kabul etmektedir. Buna bağlı olarak FIR (Uçuş Bilgi Bölgesi) sorunu ortaya çıkmakta, sivil ve askeri uçakların uçuş güzergahı konusunda sorunlar yaşanmaktadır.29 Yunanistan ve Türkiye, son dönemde pozitif bir görünüm sergileyen ilişkilere paralel olarak Ege sorununun çözümü için yeni adımlar atmış, ortak komisyonlar kurmuştur. Çözüm arayışları devam etmektedir. Bu sorunların çözümünde de, Kıbrıs sorununun çözümü ve Türkiyenin ABye girişi önemli birer anahtar olacaktır. Azınlık Sorunu- Batı Trakya Türkleri:Önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi, Balkan topraklarında gerçekleştirilen fetihler sonucunda, çok sayıda Türkmen bu bölgeye yerleşmiş, yerel halktan da din değiştiren kitleler büyük bir Müslüman-Türk nüfusu meydana getirmişlerdir. Yunan topraklarına da, başta Selanik olmak üzere çok sayıda Müslüman-Türk yerleşmiştir. Ancak Osmanlının son döneminde yaşanan olumsuzluklar, özellikle de Balkan Savaşları neticesinde, bu Türklerin büyük bir kısmı Anadoluya geri dönmek zorunda kalmıştır. 1911 tarihindeki Balkan Savaşından sonra, sadece Yunanistandan göç eden Türklerin sayısı 125 bin civarındadır. Bu göçler sonraki dönemlerde de devam etmiş, Kurtuluş Savaşını takip eden dönemde, Lozan Antlaşmasının ilgili kararına göre, büyük mübadeleler olmuştur. Bu dönemde yaklaşık 1 milyon Rum Yunanistana, 500 bin civarında Türk ise Türkiyeye dönmüştür. Bu büyük mübadelenin istisnası olan Batı Trakya Türkleri ve İstanbul Rumları, diğer sorunlarla birlikte, 1960 yılından itibaren yeniden gündeme gelmiş ve iki ülke arasındaki temel sorunlardan biri olmuştur. Türkiyede yaşayan Rum vatandaşlarımızla ilgili olarak geçmişte bazı olumsuz olaylar meydana gelmiştir. Ancak, bu yanlış tutum ve uygulamalar geçmişte kalmıştır. Türkiyede, farklı din ve etnik kökene sahip tüm vatandaşlarımızın hiçbir baskıya, ayrımcılığa maruz kalmadan, birarada huzur ve güvenlik içinde yaşayabildikleri engin bir hoşgörü hakimdir. Geçmişteki birtakım olumsuz uygulama ve olayların ise, bir daha asla tekrarlanmayacağını umuyoruz. Batı Trakyada ise, Türk tarafının kayıtlarına göre 150 bin kadar Türk yaşamaktadır. Yunanistandaki İnsan Hakları İzleme Komitesinin rakamlarına göre 120 bin kişi olan bu sayı giderek azalmış ve 98 bine düşmüştür. Batı Trakyada yaşayan Türk nüfusun azalmasının esas sebebi, burada yaşayan kardeşlerimizin uzun yıllardır büyük sıkıntılar içinde varlık mücadelesi vermeleridir. Batı Trakyada yaşayan Türklerin hakları; 1923 Lozan Antlaşması, Aralık 1968 Türk-Yunan Protokolü, İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerinin Korunması İçin Avrupa Konvansiyonu, 1975 Helsinki Nihai Senedi, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı, Viyana İzleme Toplantısı Sonuç Belgesi gibi kararlarla güvence altına alınmış olmasına rağmen uygulamalarda bu kararlara itibar edilmemiş, Müslüman-Türk topluma çeşitli baskılar uygulanmış, karşılarına çeşitli zorluklar çıkartılmıştır. 1955 İstanbul ve 1964 Kıbrıs olaylarının yaşandığı dönemde, Batı Trakyada yaşayan Türk nüfus büyük bir tehdit altında kalmıştır. Bu dönemde Yunan hükümeti, Türk azınlığı ülkeden çıkartmanın yollarını aramıştır. 1998 yılına kadar yürürlükte kalan 1955 tarihli yurttaşlık yasasının, Grek olmayan etnik kökenden bir kişi Yunanistandan ayrılırsa vatandaşlıktan çıkartılabileceği hükmüyle , Türklerin dolaşım hakları kısıtlanmıştır. Yine aynı dönemde gerçekleştirilen kamulaştırma faaliyetleri sonucunda Türklerin sahip oldukları toprak oranı %85ten %20-40lık bir orana düşmüştür. Gelirinin büyük bir kısmı tarıma dayanan Türk azınlık, bu kamulaştırma faaliyetinden büyük zarar görmüştür. 1967-74 döneminde iktidarda olan cunta, Türklere yönelik baskıları daha da yoğunlaştırmıştır. 1994 yılına kadar sistemli olarak devam eden bu politikalar, ABnin baskısı sonucu, bu tarihten itibaren yumuşamaya başlamıştır. Yunanistan, 5 Mayıs 1999 tarihli Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesini imzalamış ve bu sözleşmenin getirdiği yükümlülükleri kabul etmiştir. Ancak bütün gelişmelere rağmen Yunanistandaki Uluslararası İnsan Hakları İzleme Komitesinin 7 Ocak 2000 tarihli raporu, Yunanistanı azınlık haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle suçlu bulmuştur.30 Ülkedeki Türkler, siyasal haklarla ilgili sorunlarla da karşılaşmaktadır. Özellikle Dr. Sadık Ahmetin yaşadıkları bu konunun en önemli bir delilidir. Dr. Sadık Ahmet, azınlık haklarını savunduğu için 1987 yılında 2.5 yıl hapse mahkum olmuştur. Ancak bu haksız karara karşı uluslararası baskı oluşmuş ve cezanın infazı süresiz olarak ertelenmiştir. Bu kararın ardından serbest kalan Sadık Ahmet, bağımsız aday olarak parlamentoya girmeyi başarmıştır. 1989 yılından itibaren seçim kanunlarında yapılan değişiklikle, Türklerin seçilme imkanlarının ortadan kaldırılmasına çalışılmıştır. Örnek olarak, bağımsız adaylara %3 ülke barajı şartı getirilmiştir. Bu orana ulaşması imkansız olan Türk adaylar, başka partilerden aday olmak zorunda kalmışlardır. Son seçimlerde sadece bir Türk, Galip Galip, PASOKtan aday olarak meclise girebilmiştir. Türklere uygulanan baskının bir diğer yönü de vatandaşlık hakkının keyfi olarak geri alınmasıdır. 1998 yılına ait Yunan resmi kayıtlarına göre, kısa bir süre önce sona eren bu uygulamayla yaklaşık 60 bin kişinin vatandaşlığı uluslararası antlaşmalara aykırı olarak kaybettirilmiştir.31 Türkler, müftülük konusunda da büyük sıkıntılar yaşamaktadır. 1920 tarih ve 2345 sayılı kanunla kabul edilen ve müftülerin karma usulle seçilmesini öngören uygulama, pratikte hiç uygulanmamış, müftü seçimleri Yunan yönetiminin yetkisi ve denetim baskısıyla gerçekleşmiştir. 1991 yılında kabul edilen ve eski kanunun yerini alan yeni kanunla, müftü seçiminde Müslümanlar söz sahibi olarak kabul edilmiştir, ancak bu kanun da uygulamalara yansımamıştır. Bu uygulama çerçevesinde, 1967 yılında Müslüman olmayan bir kişi İskeçe müftüsü olabilmiştir. 1985te de müftü Yunan makamlarınca atanmıştır. 1995 yılında seçilmiş İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aganın görev gaspı gibi tamamen haksız ve hiçbir gerçeklik payı olmayan bir suçlamayla suçsuz yere mahkum edilmesi, iki ülke arasında gerginliğe yol açmıştır. Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif de aynı suçlama ve baskılara maruz kalmıştır. İbrahim Şerifin İnsan Hakları Mahkemesinde 2000 yılında açtığı dava, Yunanistan aleyhinde sonuçlanmıştır. En nihayetinde uluslararası baskıya dayanamayan yerel mahkemeler, iki müftü için de beraat kararı vermiştir. Ancak bu konudaki sorunlar günümüzde de devam etmektedir. Yunanistandaki Türklerin yaşadıkları sıkıntılar bununla sınırlı değildir. Son dönemlere kadar devam eden baskıların en çarpıcı örneklerinden biri de, ilkokul öğretmeni Rasim Hintin başına gelenlerdir. İskeçe Azınlık Okuluna Türk Okulu dediği için bir yıl görevden uzaklaştırılan Hint, daha sonra da bir dağ köyüne sürülmüştür.32 Eğitim alanında karşılaşılan sıkıntılar ise azınlık okullarına Türkiyeden gelen öğretmenlere izin verilmemesiyle başlamıştır. Daha sonra Türk öğrencilere getirilen Yunanca yeterlilik şartı, Türkçe eğitim yapan okullar açısından ciddi sıkıntılara neden olmuştur. Bu tablodan da anlaşılacağı gibi, Türk-Yunan ilişkilerindeki dalgalanma, Batı Trakya Türklerine de yansımış, uzun gerginlik dönemlerinde Müslüman-Türk azınlık yoğun baskılara maruz kalmıştır. AB üyesi olduktan sonra, Yunan yönetiminin politikalarında zorunlu bir yumuşama ve esneme görülmüştür. Ancak bu yumuşamanın yeterli seviyeye ulaştığını ya da bugüne kadar yaşanan kayıpları telafi ettiğini söylemek mümkün değildir. Bugün Batı Trakya sadece Yunanistanın değil, Avrupanın da en geri kalmış bölgesi halindedir. Türkiyenin Yunanistan ile olan ilişkilerini geliştirmesi, sorunlarını çözmesi, Batı Trakyadaki Türklerin huzur ve güveni açısından da son derece gereklidir. İki ülke arasında yaşanan herhangi bir gerginlik, ister istemez, Batı Trakyadaki Türkleri zor durumda bırakmaktadır. Bu nedenle -ve ekonomik, siyasi ve askeri nedenle- tüm Balkan ülkeleriyle olduğu gibi, Yunanistanla da iyi ilişkiler içinde olmak, Türkiye için son derece önemlidir. Türk-Yunan İlişkilerinin olmayan Geleceği:Önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz sorunlara rağmen son dönemde Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gelişmeler, iki ülke arasında belirgin bir yakınlaşma ve çözüm çabalarının gündeme gelmesine yol açmıştır. Bu dönem boyunca iki ülke arasında iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, anlayış ve güven ortamının oluşması için büyük bir çaba harcanmıştır. Bu çabalar iki tarafın da küçük adımlar atması ve karşılıklı jestler yapmalarıyla ilerlemiştir. Bu yumuşamanın temelinde, Yunanistanın ABye girmesi ve buna bağlı olarak uluslararası hukuka uygun davranışlar sergilemesi, Marmara Bölgesinde yaşadığımız büyük deprem sonrasında ülkemize yapılan yardım jestleri, azınlık haklarında yaşanan gelişmeler, Türkiyenin ABye girişi için verilen destek gibi çok sayıda olumlu unsurun biraraya gelmesi yatmaktadır. Bu çerçevede 1999 yılında iki ülkenin Dışişleri Bakanları arasında ilk önemli yumuşama sinyalleri verilmiş, turizm, ticaret, çevre, kültür, terör ve bölgesel iş birliği gibi konularda ikili görüşmeler başlatılmıştır. Bu gelişmeleri takiben 2000 yılında karşılıklı ziyaretler yapılmış ve dokuz adet ikili anlaşma imzalanmıştır. (Suç ile ilgili özellikle Terörizm, Örgütlü Suçlar, Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı ve Yasa Dışı Göç ile Mücadelede İş Birliği; Kültürel İş Birliği; Turizm Alanında İş Birliği; Gümrük İdarelerinin İş Birliği ve Karşılıklı Yardımlaşma; Deniz Taşımacılığı; Bilimsel ve Teknolojik İş Birliği Anlaşmaları ve Çevrenin Korunması Hakkında Mutabakat Muhtırası; Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması; Ekonomik İş Birliği Anlaşması). 31 Ekim 2000 tarihinde Kuzey Atlantik Asamblesi Derneği toplantısında biraraya gelen iki ülkenin Dışişleri Bakanları, güven artırıcı önlemlerin bir an önce uygulamaya geçmesi için talimat vermişlerdir. Bu kararın bir sonucu olarak, Türkiye ve Yunanistan karşılıklı olarak -NATOnun Yıllık Tatbikat Konferansı çerçevesinde- müteakip yılın ulusal tatbikat programlarını bildirmek ve birbirlerini olabilecek değişikliklerden diplomatik kanallarla haberdar etmek konusunda mutabakata varmışlardır. 2001 yılında Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreunun ülkemize yaptığı ziyaretin ardından, Türkiye ve Yunanistanı anti-personel mayınların kullanımı, depolanması, üretimi ve transferinin yasaklanması ve bunların imhası sözleşmesine taraf yapacak işlemlerin birlikte tamamlanmasını ve Türkiye ile Yunanistanın AB konusunda iş birliğini öngören iki ortak açıklama yapılmıştır. 23-24 Haziran 2001 tarihlerinde Sisam ve Kuşadasında, Kuşadası Deklarasyonu adı altında 5 iş birliği kararı (iki ülke arasında deniz ve hava ulaşım alanlarıyla ilgili Bakanlıklar arasında bir danışma mekanizması kurulması; iki ülkenin karşılaştığı doğal afetler konusunda Egede sismik araştırmaların ortaklaşa yapılması; Akdeniz bölgesinde yaygın olan Akdeniz anemisine karşı ortak mücadele; 2004 yılında Yunanistanda yapılacak olimpiyatların kültürel boyutuna Türkiyenin katkısının getirilmesi; acil durumlarda kullanılmak üzere iki Dışişleri Bakanı arasında doğrudan telefon hattı kurulması) alınmıştır. 7-8 Kasım 2001 tarihlerinde Atinayı ziyaret eden Türk Dışişleri Bakanı, 8 Kasım 2001 günü, Geri Kabul ve Türk-Yunan Ortak Acil Müdahale Gücü (JHET-SDRU) Protokolleri ile Diplomatik Akademiler Arası İş Birliği Mutabakat Zaptını imzalamıştır. Aynı ziyarette, Dışişleri Bakanlıkları siyasi direktörlerinin ve NATO nezdindeki daimi temsilcilerin, daha önce masaya getirilmiş olan öneriler temelinde daha başka güven artırıcı önlemler için çalışmalarını sürdürmeleri, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasının ortaklaşa düzenlenmesine yönelik olarak başlatılan Türkiye ve Yunanistan Futbol Federasyonları arasındaki iş birliğinin sürdürülmesi, AB konusunda Yunanistanın Türkiyeye bilgi aktarımına ve bu doğrultuda seminerler düzenlenmesine devam edilmesi, basın alanındaki iş birliğinin derinleştirilmesi ve desteklenmesi karar altına alınmıştır. Türk - Yunan Ekonomik Karma Komisyonu (KEK) I. Dönem Toplantısı 12-13 Şubat 2002 tarihlerinde Atinada yapılmış, iki ülke arasında bir Mutabakat Muhtırası imzalanmıştır. Yunan Parlamentosu, Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cumhuriyeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı ile Yunanistan Cumhuriyeti Kamu Düzeni Bakanlığı Suç ile, özellikle, Terörizm, Örgütlü Suçlar, Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Yasadışı Göç ile Mücadelede İş Birliği Anlaşmasının 8nci Maddesinin Uygulanmasına Dair Protokolü (Geri Kabul Protokolü, 8 Kasım 2001 Atina) 20 Haziran 2002 tarihinde onaylamıştır. İki ülke arasında yaşanan yakınlaşma toplumlara da yansımış, ülkemize gelen Yunan turist sayısı; ortak çalışmalara, festival ve gösterilere katılan Yunan sanatçı sayısı büyük oranda artmıştır. Türk hükümetinin Kıbrısta devreye soktuğu yeni düzenlemeler de, iki halkı birbirine yaklaştıran önemli adımlar olmuştur. Karşılıklı güven artırıcı adımların atılması, iki ülke arasında yaşanan sorunların çözümünü de daha kolay bir hale getirmiştir. Aynı ittifaklar içinde yer alan, aynı hedeflere yönelmiş, yüzyıllara dayanan komşuluk ilişkilerine sahip iki ülke, bu sorunlar çözüldüğü takdirde, sadece iyi birer dost değil aynı zamanda güçlü birer müttefik olacaklardır. Bu sayede Batı Trakyada yaşayan Türk azınlık üzerindeki baskılar tamamen kalkacak, Türklerin bütün hakları iade edilecek ve bölge insanının sosyo-ekonomik refaha kavuşması sağlanacaktır. Önümüzdeki günlerde de, bu olumlu durumu tersine çevirecek gelişmelerin engellenmesi, Türk-Yunan ilişkilerinin geliştirilmesi, sorunların çözümü yoluna gidilmesi, Türkiyenin Balkan politikasının önemli bir unsuru olmalıdır. Kuşkusuz bunun için, Yunanistanın uzlaşmacı ve yapıcı bir politika izlemesi zorunludur. Bulgaristan Bulgaristan, yaklaşık 500 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. 1908 yılında bağımsızlığını kazanmış ve bu tarihten itibaren iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu ilişkiler daha çok gerilimli bir seyir izlemiştir. İki Balkan Savaşında da Osmanlıyla Bulgarlar karşı karşıya gelmiş ve büyük kayıplar yaşamış olmalarına rağmen, Bulgar Devleti I. Dünya Savaşında Osmanlı ile aynı cepheyi paylaşmış, Kurtuluş Savaşına da destek vermiştir. Ancak Kurtuluş Savaşını takip eden dönemde, Büyük Bulgaristan hayalleri, iki ülke arasındaki ilişkilerin soğumasına yol açmıştır. Soğuk Savaş döneminde, Bulgaristan, Sovyetler Birliğinin en yakın müttefiklerinden biri haline gelirken Türkiye, NATOnun önemli bir üyesi olarak komünizm karşısındaki kalelerden biri olmuştur. Bu dönem boyunca Bulgaristan-Türkiye ilişkileri, soğuk ve gerilimli bir dönem yaşamıştır. İki ülke arasında 1950-51 yıllarında büyük bir kriz ortaya çıkmıştır. Bulgar hükümeti, 250 bin Türkü Türkiyeye gönderme kararı almıştır. Bu dönem boyunca yaklaşık 155 bin Türk Bulgaristanı terk etmek zorunda bırakılmıştır. 1968 yılında, göç sonucunda dağılan aileleri birleştirmek için iki ülke arasında bir anlaşma imzalanmış ve bu anlaşmanın sonucunda 130 bin civarında Türk, Türkiyeye dönmüştür. Ancak 80li yıllarda daha da büyük bir sorun ortaya çıkmış, 1980den itibaren Bulgar yönetiminin Türk azınlığa uyguladığı asimilasyon politikasıyla Türk-Bulgar ilişkileri en gergin noktasına ulaşmıştır. 1989 yılında, Bulgaristan 350 binden fazla Türkü sınır dışı etmiş ve ilişkilerde büyük bir kriz yaşanmıştır. 1989 yılında komünist iktidar devrilmiş, Türkiye-Bulgaristan arasında yeni ve olumlu bir dönem başlamıştır. Bulgar yönetimi çeşitli vesilelerle Türk halkına uygulanan baskılardan dolayı özür dilemiş, Türk azınlığın hakları yeniden tanınmış, Türklere geniş çaplı özgürlükler verilmiştir. Bu çerçevede Türklerin ana dillerini konuşmalarına, Türkçe isim alıp Türkçe eğitim görmelerine izin verilmiş, dinsel hakları iade edilmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkilerin iyileşmesine ve güçlenmesine yol açmıştır. Ticari alandaki gelişmeler bu pozitif görünüme büyük katkıda bulunmuştur. 1992 yılı verilerine göre Bulgaristan nüfusunun %10unu Türkler oluşturmaktadır. Ayrıca Bulgaristanda 1.200.000 civarında Müslüman yaşamaktadır ki, bu sayı genel nüfusun %13.08ini kapsamaktadır.33 1989 yılında komünist iktidar devrilmiş, Türkiye-Bulgaristan arasında yeni ve olumlu bir dönem başlamıştır. Bulgar yönetimi çeşitli vesilelerle Türk halkına uygulanan baskılardan dolayı özür dilemiş, Türk azınlığın hakları yeniden tanınmış, Türklere geniş çaplı özgürlükler verilmiştir. Bu çerçevede Türklerin ana dillerini konuşmalarına, Türkçe isim alıp Türkçe eğitim görmelerine izin verilmiş, dinsel hakları iade edilmiştir. Bulgaristanda 1.200.000 civarında Müslüman yaşamaktadır ve bu sayı genel nüfusun %13.08ini kapsamaktadır. Bugün Müslüman-Türk azınlık, elde edilen haklar sayesinde, Bulgaristanda etkin bir siyasi güç konumundadır. Son yapılan seçimlerle, yönetimden pay alan Türkler, çeşitli temsilcilikler ve bakanlıklarda görev almışlardır. Bütün bu gelişmeler, Türkiye-Bulgaristan ilişkilerine çok olumlu etki yapmıştır. 1989 yılında Sovyetler Birliğinin desteğini kaybeden Bulgaristan, Varşova Paktının da sona ermesiyle, uluslararası arenadaki yanlızlığını gidermek için komşu ülkelerle iyi komşuluk ilişkileri kurmaya, uluslararası ittifaklara katılmaya çalışmıştır. 1997 yılına kadar iktidarda kalan Sosyalist Parti hükümeti, ülkeyi NATOya dahil etmek, Batılı ülkelerle iyi ilişkiler kurmak için elinden geleni yapmıştır. Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkiler, bu ülkedeki yeni rejimin, eski yönetimin Bulgaristanda yaşayan Türk azınlığa yönelik baskıcı politikalarını terk etmesi ile son on yıllık dönemde önemli bir gelişme sergilemiştir. İki ülke arasında her düzeydeki temasların sayısı artmış, uzun süredir var olan bazı ikili sorunlar çözüme kavuşturulmuştur. İktidara gelen Petar Mladenov, önceki yönetim döneminde uygulanan asimilasyon politikasından dolayı özür dilemiş, Müslüman-Türk azınlığın haklarının iadesi için çalışmalar başlatmıştır. Bu çerçevede hem Bulgaristanda yaşayan azınlıkların hem de Bulgaristana geri dönen Türklerin pek çok sosyo-ekonomik hakkı güvence altına alınmıştır. Bu gelişmeler, Türk-Bulgar ilişkilerinin önündeki en önemli engeli ortadan kaldırmıştır. Bulgaristan, Türkiye ile yakın ilişkiler kurmak için çok istekli davranmış ve girişimleri ilk başlatan taraf olmuştur. NATO üyeliği için verilecek destek, asimilasyon kampanyası sonucunda hem Türkiye hem Batı hem de Müslüman ülkelerle bozulan ilişkileri düzeltme çabası, Türkiyenin mükemmel bir ticaret ortağı olarak Bulgaristanda yapılacak yatırım ve sermaye kaynağı olması Bulgaristanı Türkiyeye yakınlaşmak için motive eden sebepler olmuştur. Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkiler hızlı bir gelişim göstermiş, kısa sürede askeri, ekonomik ve kültürel alanda iş birlikleri kurulmuştur. Askeri alanda ortak üretim anlaşmaları yapılmış, ortak tatbikatlar düzenlenmiş, teröre karşı iş birliği kurulmuştur. Türkiye, Bulgaristanın NATO üyeliğini kabul ettiğini bir yasa ile destekleyen tek ülke olarak, 2002 yılı Kasım ayında Pragda yapılan zirvede bu ülkenin NATO üyeliği için davet almasını memnuniyetle karşılamıştır. Buna ek olarak, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilebilmesi için gerekli hukuki çerçeve tamamlanmış ve bu sayede bu alanlarda önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Türkiye, hem Balkanlar hem de Karadeniz bölgesinde istikrarı sağlamak için 1990 yılında, Karadeniz Ekonomik İş birliği toplantılarını başlatmıştır. Bu toplantı sonucunda alınan kararlara Bulgaristan da imza atmıştır. 1998 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşması ise ekonomik ilişkilerdeki gelişimin hızını iyice artırmıştır.
DEVAMI 2.NCİ BÖLÜMDE....../......
|
|