TÜRKATA OĞUZHANIN TANRIYA YAKARIŞI
ULU TANRIM !.
Türk milletini geveze değil, elinden iş gelir insanlardan et ! Bir şey söylemek, lakırtı yapmak iş yapmak değildir. Onu uygulayarak yapmak ve yaptırmanın görev olduğunu beyinlere sok !
GÜZEL TANRI !.
Sana hepsinden çok yakardığım şudur : TÜRK ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk , kişiliksizce yağcılıkla ve işbirlikçilikle zengin olmaktan koru ! TÜRK e kötü para ve servet hırsı verme ! Eğer Türk ten Dalkavuk çıkarsa onu yok et !
AMAN TANRI !.
TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru! TÜRKLER topraklarında ve kurdukları ülkelerde hür yaşasın. Adaletten başka bir şey onun ülkesinde hüküm sürmesin! Sen TÜRK e yaradılan şeylere ve doğaya karşı sevgi ver!TÜRK yarattığın canlı ve cansız varlıkları ve doğayı korusun.Senin doğa düzeninin bekçisi olsun.Suyu kirletmesin.Ağaçları kesmesin.Hayvanları tüketmesin.Solunan havayı kirletmesin.Eğer senin doğa düzenine zarar verirse onu yok et.Türk yurtları verimli kılınsın. TÜRK yurtlarında yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın! Acunu /Dünyayı Yaratan Yüce Tanrım !.
TÜRKE önce TÜRK milletini düşündür.Bazı kötü niyetli İnsanların insanlık dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır.İnsanlık maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki ,bunların maskelerinin altında kan içen canavarlar yaşar.Bunlar insanlık düşman kanıdırlar.Emperyalisttirler ve başka milletlerin kanını içerek beslenirler.Genellikle Batılı milletlerdir bunlar.TANRIM bu insanlık dışı dışı kan içi Batılı milletleri yok et.Acunu,Doğayı ve yarattığın insanları bunlardan koru.TÜRKE güç ver ki TÜRK bunları parçalasın yok etsin. TANRI, TÜRK e olağanüstü güç, sağlam, sürekli irade ver! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda da kuvvetli gayretini arttır! Ona esas karakter olarak görev sevgisi ve sorumluluk duygusu ver! Sorumluluğunu TÜRK yurdundan eksik etme! En büyük kuvvetin TÜRKLÜK aşkı olduğunu TÜRK e öğret!
TÜRKÇE konuşulan, TÜRK e yurtluk etmiş olan yerleri ve toprakları sonsuza kadar TÜRK ün egemenliği altında bırak !
ULU TANRIM !. GÜZEL TANRIM !. GÖK TANRIM !.
Sen Türkü ve tüm Türk yurtlarını koru !..Yabancı sömürgeci Düşman ve içteki hain işbirlikçilerin şerrinden sakla ! TÜRK ü yiğitlikte daim et !Düşmanlarını ve kendine hainlik edenleri yok etsin. TÜRK ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK ü gerçekçi yap ! TÜRK ün gönlüne her şeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan önce bile TÜRK lük sevgisini koy ! TÜRK ü, TÜRKLÜK ideali ile yaşat ve bu ideali gerçek yapmaya çalışsın ! Törelerini canları ve kanları gibi saklat ! TÜRK e zevk ve sefa verme !Aksine zorluğa alıştır !Zorlukları aşarken yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma gücü verirsin ! TÜRK ü atak ve tutuğunu koparan edersin. TÜRK e değişmez bir karakter ver ! Zamanla karakteri değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün !
ULU TANRI !.
Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK e bunları ver ! TÜRK ten hırsız, namussuz türerse hemen kahret ! TÜRK e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine güven sahibi olsun ! TÜRK ü sorgulayan, ciddi adam olarak yarat ! Hislerine kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın !
ULU TANRI !.
Namussuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini yok et ! TÜRK her şeyi mukayese etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı, derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima tedbirli adım atsın ! Kimsenin tatlı diline inanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK ü çalışkan et ! TÜRK ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı adet etsin ! Tembel TÜRK ü hemen öldür ! TÜRK e her milletinkinden üstün zeka ver! Zeka ve çalışma; ikisi bir arada olunca TÜRK ün önünde durulmaz! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK leri ahlaklı, azimli ve fedai kıl! TANRI, TÜRK leri sen kendi elinle birleştir ve her şeyden evvel ruhları birleşsin! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et! TÜRK ü töresine sadık kıl, Tanrı! TÜRK budunu: Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile oluşmuş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın!
ULU TANRI !
Türk milletini geveze değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok !
GÜZEL TANRI !
Sana hepsinden çok yalvardığım şudur : TÜRK ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk ve benzeri vasıtalarla zengin olmaktan koru ! TÜRK e kötü para hırsı verme ! Dalkavukları yok et !
AMAN TANRI !
TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru ! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin ! Sen TÜRK e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver ! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın !
DÜNYAYI YARATAN YÜCE TEK TANRIM !
TÜRK e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI , TÜRK e sağlam, sürekli irade ver ! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır ! Ona esas karakter olarak vazife sevgisi ve sorumluluk duygusu ver ! Sorumluluğu TÜRK yurdundan eksik etme ! En büyük kuvvetin TÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK e öğret !
ULU TANRI !
TÜRKÇE konuşulan, TÜRK e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK ün hükmü altında bırak !
TANRIM ! TÜRK BUDUNU HERDAİM SİR ET YÜCE TANRIM………….
BU DUAYA YÜREKTEN KATILIYORUZ
Derleyen
Serhat KUNAR
Tarih Arş.-Yazar
Köktürkler/Antalya
*****************************************************************************
TÜRKLERDE TEK -GÖKTANRI İNANCI
Gök Türklerin dini,Tanrılar Panteonunun olmadığı Yaradan-Tek Gök Tanrı inancıdır.Gök Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır. Türk tarihi ve kültürüyle ilgili araştırmalarıyla tanınmış bilim adamlarına göre Gök Tanrı inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Kunlar, Tabgaçlar, Gök Türkler, Uygurlar gibi eski Türk boylarında inanç sisteminin başında yer alır.
Orkun yazıtlarında, Türk Tanrı inancının temelleriyle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Tonyukuk bengü taşında birçok kez adı geçen Tangri ya da Tengri, daha çok millibir tanrı niteliği taşır. Gök Türklerin Çin esaretinden kurtularak İkinci Göktürk Devletini kurmaları (680-682), Tanrının isteğiyle gerçekleşmiş kabul edilir; Hakanı Türklere Tanrı vermiş, budun Hakanı terk edince Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Yani Tanrı Türk Milletinin hayatı ve geleceği ile ilgilenen bir ulu varlık durumundadır.
Gök Tanrı (Kök Tengri) kavramının eski Türk inanışında önemli bir yer tuttuğu konusunda daha somut örnekler de vardır: Tanrıkut Mete (Motun) Çin hükümdarına yazdığı bir mektupta, kendisini tahta Gök-Tanrının çıkardığını bildirmiş, Gökün yardımıyla ve kendi askerlerinin ve atlarının çabalarıyla çevresindeki 26 devleti ve (Gansudan kuzey Tibet ile batı Türkistana kadar uzanan bölgede) bazı halkları yenerek Kunlaştırdığını belirtmiştir. Görüldüğü gibi, günümüze kalan belgelerde, devletin başına kağanı Gökün getirdiği belirtilmiş, devletin ve insanların yönetimi de Göke mal edilmiştir: Tanrı Türkün yaşamına doğrudan karışır, buyruklar verir, iradesine boyun eğmeyenleri cezalandırır, insanlara bağışladığı iktidar (kut) ve kısmeti (ülüğ) değerini bilmeyenlerden geri alır. Şafak söktüren (tan üntürü) ve bitkileri oluşturan da Ulu Tanrıdır. O, yaşam verici ve yaratıcıdır, ölüm de Tanrının iradesine bağlıdır.
Bütün bu inanışlar, Gök Tanrının eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varoluşuna hükmeden, cezalandıran ve ödüllendiren bir ulu varlık olduğunuortaya koymaktadır.
Türk inanç sisteminin Gök-Tanrı dışında bir başka özelliği de Atalar Kültüdür. Ölmüş atalara saygı, onlar için kurban kesilmesi, ataerkil ailede baba egemenliğinin belirtisi sayılmaktadır. Kunların her yılın mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulduğu bilinmektedir. Eski Türklerde en büyük kurban, bozkırlı Türkün kutsal bir duyguyla benimsediği attır. Eski Türk bölgelerinde özellikle Altaylardaki kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur. Atalarla ilgili kalıntıların kutlu sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin sert şekilde cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır : Batı tarihçilerine göre Attilanın ikinci Balkan seferinin nedenlerinden biri, Kun hükümdar ailesine ait mezarların Margus (Belgrat dolaylarında, Tuna kıyısındaki kent-kale) piskoposu tarafından açılarak soyulmasıdır. Kunların büyük bir hakaret saydıkları bu işe piskoposu sevk eden etken, eski Türklerin erkek ölüleri silah ve değerli eşyalarıyla; ölen başbuğları altın ve gümüş koşumlu atlarıyla; kadınları da süs eşyaları ve mücevherleriyle birlikte gömmeleriydi. Bunun nedeni, Türklerin, öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına ve ruhların sonsuza kadar yaşadıklarına inanmalarıydı.
Türkçede (Gök Türkçe, Uygurca) ruhiçin can anlamına gelen tinsözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı zamanda solukdemekti. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu. Bu yüzden de bazen öldüyerine uçtudenir, ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Bu nedenle Eski Türklerde mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın ya da mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.
Eski Türklerde ruhların insan biçiminde düşünülmesi söz konusu olmadığı için, tapınmaya ilişkin putlara da rastlanmaz. Türkler gizli güçleri olduğuna inandıkları doğa olgularına kutsallık vermekle yetinmişlerdir. Doğada gizli güçlerin bulunması inancı, Orkun yazıtlarında yer-su(yarsub) terimiyle yansıtılmıştır. Bu açıdan yer-su kutsalsözcüğüyle nitelendirilmiştir. Genellikle bu tür inançlarda maddi yaşam koşullarının, ekonomik ve toplumsal etkenlerin rol oynadığı kabul edilmektedir. Orkun yazıtlarında, Türklerin yararına çalışan manevi güçler anlamında kullanılan yer-su sözcüğüne oldukça sık rastlanır. Eski Türklerde kutsallık ıdukkavramıyla dile getirilmiş, özellikle Göktürklerde sular, dağlar ıduk sayılmıştır. Her boyun her obanın bir kutsal dağı olmuş, bu dağ ıduk olarak benimsenmiştir.
Gök Tanrıya sunulan bütün kurbanlar, adaklar ilgili dağa götürülerek orada törenle, şölenle gereği yapılmıştır. Orta Asya Türkleri arasında en yüce, en kutsal sayılan dağ Ötükendir. Ötüken yalnız dağ değil aynı zamanda bir ormandır. Türkler ona büyük saygı göstermiş, adaklar sunmuş, kurbanlar kesmişlerdir. Kurban, iyi ruhların sembolü ve yerinin gökyüzünde olduğuna inanılan Bay Ülgeniçin kesilmişse başı doğuya, kötü ruhların sembolü ve yeraltında olduğuna inanılan Erlikadına kesilmişse batıya çevrilir.
Dağların yanı sıra bazı tepeler, ormanlar, sular, ateş, gök gürültüsü, ay ve güneş de kutsal sayılmıştır: Bizans elçisi Zemakhos Orta Asyada Batı Göktürk sınırına vardığında, Türklerin onu ve arkadaşlarını alevler üstünden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarını belirtmiştir. Kunlar döneminde güneş, ay, yıldız kültleri (daha sonra 6. - 8. yy. larda Türk toplulukları arasında değerlerini yitirmişlerdir) de rol oynamıştır; Kun hükümdarı her sabah doğan güneşe, gece de dolunaya saygısını belirtirdi. Ayrıca Gök-Tanrının yanı sıra yer de büyük önem taşımıştır. Ancak, eski Türk belgelerinde geçen yersözcüğüyle toprağın kastedilmediği, tanrısal gücün öğelerinden biri olarak yeri, tanın kültürüne bağlı topluluklardaki toprak tanrısıile karıştırmamak gerektiği. Eski Türk dinine göre yerin de Tanrı tarafından yaratılmış olduğu araştırıcılar tarafından belirtilmektedir.
Orta Asya Türklerinin yaradılış efsanesine göre, tanrıların en yükseği, insanoğlunun atası olan Tengere Kayra Han (ya da Bay Ülgen), kişiyi, onun aracılığı ile de yeryüzünü, dağları, vadileri yaratmış; kişinin kendisine baş kaldırması üzerine, ona Erlikadını vererek ışık evreninden yeraltı atmış, yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalında bir cins insan yaratmıştır. Orkun yazıtlarında da, Türk evrendoğum inanışı hakkında: Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmışcümlesine rastlanmaktadır. (Uze Kök Tengırü, asra yağız kılındıkta, ikin ara kişioğlu kılınmış). Bu cümleden bazı araştırmacılar, Kök Tengri deyimiyle bir tek yüce Tanrının değil, doğrudan mavi gökün kastedildiğini; Kök Tengri deyimiyle Ulu Tanrıkastedilseydi, yaratanın da aynı zamanda yaratılmış olmasıgibi çelişkinin söz konusu olacağını belirtmektedirler.
Altaylarda dünyanın sonlu olduğu günün birinde yıkılacağı inancı vardır. Bu inanca göre, yeryüzü yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda tanrı korkusu kalkacaktır. İyilik simgesi Bay Ülgenle, kötülük simgesi Erlik arasında oluşacak büyük savaşın sonunda, Bay Ülgen dışında bütün savaşanlar ölecektir. Bay Ülgen bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde kendisinden başka kimse kalmadığını görünce kalkın ey ölülerdiye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler yattıkları yerden kalkacaktır. İnsanların yeniden dirilmesianlamına gelen kalkancı çağ(kalıcı çağ) budur.
Kunlarda gerçek bir dinle karşılaşılmakta, Gök Türklerde ise Gök Tanrı bütünüyle manevi bir güçdurumuna gelmektedir.
Gök-Tanrı dininin Türklere özgü bir inanç olduğu, Tanrı(Tengri) sözcüğünden anlaşılmaktadır: Bu sözcük belirli fonetik farklarla ( Başkurtça dışında ) bütün Türk lehçelerinde yer almasının yanı sıra, birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür öğesidir; Türkçe olan Tanrısözcüğü en açık biçimde Çince yazılmış bir metinde Kun imparatoru Metenin unvanları arasında geçmektedir.
Şamanizm
Şamanizm, ata ruhlarına, doğa varlıklarına tapınmaya dayanan eski bir Asya dinidir. Aslında bir dinden ziyade, temel ilkesi ruhlara, cinlere, perilere emir vermek, gelecekten haber almak düşüncesi olan bir çeşit sihirdir. Eskiçağ ve Ortaçağdaki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlarda, Moğollarda, Mançularda, Laponlarda, Eskimolarda, Vogullarda, Ontiyaklarda, Samoyedlerde, Kafkaslarda, Hindistanda, Çinde, Japonyada, Endonezyada, Malezyada, Polinezyada, Avustralyada, Büyük Okyanusun öbür adalarında, Alaskada, Grönland ve İzlandada, Kuzey Amerikada, Guyanada, Amazon bölgesinde ve Afrikanın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az yada çok kalabalık cemaatın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.
Tarih ve din bilimi açısından, Şamanizmin doğuşu ve kaynağı gibi, şamansözcüğünün de nereden geldiği, nasıl bir anlam taşıdığı kesin olarak belirlenememiştir. Bu konuda üç farklı görüş öne sürülmektedir ;
1) Şaman kavramı, Hindistandaki Pali dilinde ruhlardan esinlenen kişianlamına gelen samana sözcüğünden türemiştir,
2) Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçede budacı rahipanlamına gelen samana sözcüğüdür,
3) Şaman kavramı, Mançu dilinde oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket edenanlamındaki saman kavramından gelir.
Şaman, Gök Tanrı tarafından bu göreve getirildiğine (güçlerle donatıldığına), Tanrı ile insanlar arasında aracı olduğuna, bazı tanrısal nitelikler, gizli bilgiler taşıdığına inanır.
Şaman her şeyden önce, kendi özel yöntemiyle ulaştığı kendinden geçme(vecd) durumunda, ruhunun göklere yükselmek, yeraltına inmek ve oralarda dolaşmak için bedeninden ayrıldığını hisseden bir aşkınlık(trans) ustasıdır. Bütün samanların derin sezgileri, geniş düş güçleri vardır. Derin bir coşkunluğa kapılarak kendinden geçer, bütün gökleri, yeraltı dünyasını gezdiğine, ruhların yaşayışlarını gördüğüne, bütün gizli alemleri dolaştığına inanır. Şaman vecd sırasında, ruhları egemenliği altına alarak, ölüler, doğa ruhları (cinler-periler) ve şeytanlarla ilişki kurar. Böylece ruhlar ve tanrılar dünyasıyla doğrudan ve somut ilişkilere girişen şaman, bir çok ruha sahip olur. Çoğunlukla hayvan biçiminde düşünülen söz konusu ruhlar, Sibirya halklarında ve Altaylarda ayı, kurt, geyik, tavşan, çeşitli kuşlar, (özellikle kartal), baykuş, karga suretinde görünebilirler. Ayrıca, büyük böcek, ağaç, toprak, ateş olarak ta ortaya çıkabilirler. Şaman, gerektiğinde bütün yardımcı ruhları dünyanın dört bucağında bile olsalar çağırabilir. Bu çağrıyı davul veya tefini çalarak yapar.
Şamanlık sonradan kazanılan bir görev değildir ; şaman olacak kimsenin, bir şamanın soyundan gelmesi gerekir. Şaman olmak için gerekli belirtileri taşıyan çocuk, belirli bir yaşa gelince eski bir şamanın eğitimine bırakılıp gerekli ön bilgileri edinir. Şamanın denetimi altında bir sınavdan geçtikten sonra şamanlık yetkisi alıp dinsel tören, bayram şöleni, kurban töreni, dua okuma v. b. görevlere başlar. Şaman bu görevler sırasında ; her parçası, üzerine takılan her maddesi, her şekli ayrı bir varlığın sembolü olan garip (özel ) giysiler, külahlar giyer, maske takar ve yine özel bir şekilde hazırlanmış davulunu ya da tefini çalar. Kendinden geçinceye, başka bir deyişle, tanrılarla ve ruhlarla temas sağlayıncaya kadar zıplar, sıçrar, garip sesler, hayvan sesleri çıkarır, söylenir, yalvarır, yerlerde sürünür, bazen de bayılarak düşer. Şamanın okuduğu hayır dualara alkış denir, şamandan alkış alan bir kimse dileklerinin yerine geleceğine inanır.
Bu konularda en ciddi çalışmalar yapan araştırmacılar ; Orta ve Kuzey Asya topluluklarında dinsel yaşamın daha çok şamançevresinde yoğunlaştığını, fakat bu durumun bütün dinsel etkinlikleri şamanın yönettiği anlamına gelmediğini, bazı yerlerde tanrılara kurban sunucuların şamanolmadıklarını, aile reislerinin bile bu işi yapabildiklerini, her sihirle uğraşanın şamansayılmadığını, hastalara şifa vermenin samanlığın temel özelliklerinden biri olmakla birlikte, her şifa sunucunun da şaman olmadığını öne sürmektedirler.
Şamanizmde tanrılar iyilikve kötülüktanrıları olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ruhlar da tanrılar gibi iyi ve kötü ruhlar olarak vasıflandırılırlar. Eski Türklerde iyi ruh Bay Ülgen, kötü ruh Erlikdiye adlandırılmıştır. Bay Ülgenaynı zamanda iyi ruhların başında bulunan, onlara emir veren bir tanrıdır.
Şamanizmde törenler de genel olarak ikiye ayrılmaktadır ; belirli günlerde yapılanlar veya önceden belirlenmemiş törenler. Bu törenlerde, çeşitli halkların inanç, gelenek ve göreneklerine göre farklılıklar olmakla birlikte mutlaka kurban adeti vardır. At ve koyun dışında kan akıtılarak sunulan kanlı kurban bilinmemektedir. Kutsal sayılan bir yere bir değere bir şey sunmak, eşya adamak, şamanın davuluna, kutsal ağaçlara bez bağlama ; çeşitli maddelerden yapılan tanrı tasvirlerine (töz, ongon, tangara, eren ) yemek sunma, ateşe içki dökme ya da atma kansız kurbandır. Kansız kurbanların bir başka biçimi de ruhlara adanıp kırlara salıverilen hayvanlardır. Samanlıkta kurbansız tören de, törensiz kurban da yoktur.
Şamanizmin bütün çeşitlerinde tanrı-doğa-insan arasında sürüp giden kopmayan bir bağlantının bulunduğu inancına rastlanır. Bu yaygın inanca göre tanrılar insanları yönetimleri altındaki ruhlarla etkilerler: Bir tanrı insana doğrudan buyruk göndermez, gerekli yasakları koymaz. Bütün tanrılar çeşitli maddelerden yapılan eşyalarla tasvir edilir. Bunlar bazı yerlerde altından, keçeden, paçavradan yapılmış olabilir.
Şamanlığın başka bir özelliği de edebiyat alanındaki etkisidir. Orta Asya halklarından Buryatlar arasında şamanlar zengin bir sözlü destan edebiyatının koruyucuları olmuşlardır. Yakutlarda halkın kullandığı sözcük sayısı 4000i geçmezken şamanların sözcük dağarcığı 12. 000dir.
İlk olarak XIII. y.y. da kullanılmış olan şaman sözcüğünün eski Türkler tarafından kullanılmadığını öncelikle belirtmek gerekir. Eski Türklerde şaman sözcüğü yerine Kam sözcüğü kullanılmıştır. Eski Türklerde dini törenleri yöneten kişiye Kamdenildiği, eski Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır.
Altay Türklerinin günümüzde şamananlamında kullandıkları Kamsözcüğü, araştırmacılara göre en az 5. y.y.dan bu yana yaşamaktadır.
Uygurlar (8. - 11. y.y.) da ise Kamsözcüğünün din adamıanlamında değil, büyücü, sihirbaz anlamında kullanıldığı bilinmektedir.
Uygurcada şaman, hastalıkları gideren, acıları dindiren, çılgınlıkları, saraları yatıştıran, hastalara ilaç yapan kimseanlamında, otacıdiye anılmıştır. Çin kaynaklarına göre, Kırgızlarda şamanın adı Gandır. Altaylılar şamana Kam, kamların yönettikleri törenlere de kamlama demişlerdir. Moğolcada şamanın karşılığı ise Bögedir. Fakat Orkun yazıtlarında ve ele geçen Göktürkçe yazılı metinlerde ne din adamıanlamında, ne de şamananlamında Kam sözcüğüne rastlanmadığı gibi, hiçbir belgede şamanlıkla ilgili açıklamalara rastlanmamıştır.
Bütün bunlarla birlikte, bozkırlar alanındaki dinsel inançların samanlığa bağlanması bir gelenek (alışkanlık) haline gelmiş ve Eski Türk dininin temel niteliğini oluşturduğunda bir hemfikir (görüş birliği) oluşmuştur. Buna etken, 19. y.y.ın ikinci yarısında özellikle Rus araştırmacıların Sibiryada yaşayan Türkler arasında yaptıkları incelemelerdir.
Gerçek şamanlığın eski Türk topluluklarında görülen tanrılarla ve yer-su inançlarıyla ilgisi olmadığı görülmektedir. Bazı Rus ve Türk araştırmacıları (bu arada Ziya Gökalp) şamanlığı, Türklerin islamdan önce bağlı oldukları din saymışlardır. Onlara göre günümüzdeki Yakutlar arasında varlığını sürdüren şamanlık eski Türklerin de diniydi. Fakat daha yeni arştırmalar şamanlığın Türklere özgü olmayıp bütün Asyaya yayıldığını ( Samoyedlerden Endonezya adalarına kadar ) ve Amerika kızılderili kültürlerinde de benzerlerine rastlanan bir sihir sistemi olduğunu göstermektedir. Eldeki tarih belgelerine göre birçok Asya halkında görülen samanlık Moğol istilasından sonra Türkler arasında yayılmıştır. Bundan önceki belgelerde Türk tarihinde şamanlıkla ilgili bir belge bulunmamaktadır. Bu yüzden Göktürklerin dini samanlık değil, benzerine Çinde ve Japonyada rastlanan ikici ve uyumcu bir Gök-Yer dinidir.
Şamanlığın eski Türk topluluklarının diniyle bir ilgisi olmamasına rağmen, arada şaşırtıcı benzerlikler bulunması doğal sayılmalıdır. Şamanlığın temel özelliği, yayıldığı bölgelerdeki halkın ruh dünyasına kolayca uyarlanabilmesidir. Şamanlıktaki vecd (kendinden geçme), ruhun tanrılarla ilişki kurması konusunda eski Türk topluluklarında, doğada varsaydıkları gizemli güçleri adamakıllı istismar etmiştir. Bu durum, özellikle atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurban etmenin şamanlığa özgü bir nitelik taşımasında görülür. Böylece şamanlık eski Türklerin inançlar sistemini yavaş yavaş işlemeyi başarmış, zaman içinde bir dinsağlamlığına ulaşmıştır.
ESKİ TÜRK DİNİ OLAN GÖKTANRI İNANCI VE TÜRK ALEVÎLİK-BEKTAŞİLİĞİNİN BENZERLİKLERİ
Toplum hayatında tarihsel süreklilik vardır. Bu sebeple, toplumun dünü ve bugünü bağlantılı olmaktadır. Din de sosyal bir mesele olduğundan, bu şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Türk kültürünü incelediğimizde, Eski Türkler ve günümüz Türklerinde bazı dinî benzerlikler görebilmekteyiz. Eski Türk dini, tek Tanrılı bir din olan Gök Tanrı inancına dayanmaktaydı. Bu inançta ruhanî adam olan Şaman, cennet-cehennem inancı ve bazı ölüm-kurban gelenekleri vardı. Bunlar bazı Alevî-Bektaşî anlayışlarına benzemektedir. Bu benzerliklerden bazıları ruhanî liderler olan dede-babalar, bazı görevli insanların bir hayvan şekline girmesi ve bazı dinî ayinler şeklindedir.
ABSTRACT
There is a historical continuity in a life of society. For that reason, it has been connected with the past and todays society. Since religion is also a social matter, it has to be evaluated in this manner.
In sight of a study of Turkish culture, Ancient Turks and contemporary Turks have religional similarities. The religion of the Ancient Turkish was based on the belief of the Sky-God which was a monotheist faith. In this creed, there was a shaman who was a spiritual man and the belief heaven-gehenna and some traditions in sacrifying ceremony which resemble Alawiis and Bektashiis understanding today. Such as, grandfather-father who are spiritual leaders. Furthermore, according to the opinion of the Alawii-Bektashi, some of the clerical humans are thought to raise in the sky as in the shape of an animal in the religios ceremony.
Anahtar Sözcükler: Eski Türk Dini, Gök-Tanrı İnancı, Alevîlik, Bektaşîlik.
Key Words: Ancient Turkish Religion, The Belief of the Sky-God, Alawiism, Bektashism.
Giriş
Türkiyenin ABye giriş sürecinde Alevîlerin Türkiyede azınlık sayılmaları tartışmalarının yoğunlaştığı bu günlerde, Alevîliğin gerçek boyutlarını tekrar dile getirmenin önemi büyüktür. Bu çalışmada da bu öneme atıfta bulunulmak istenmektedir.
Türk Alevîliği, pek çok bakımdan kendine has özelliklere sahiptir. Bu, Türk Alevîliğinin İslâmın tasavvufî boyutu ile Türk kültürünün sentezlenmiş hali olması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Anadoluda yaşayan Alevîliğin ne Hıristiyanlık ne Yahudîlik ne de Anadoluda daha önce yaşamış olup sonradan ölmüş kültürlerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Evrensel olan boyutlarını İslâmın özünden, millî olan boyutlarını ise Türk kültürünün geçmişten bugüne taşıdığı değerlerinden alan Alevîlik, Modern Türkiyenin teşekkülünde de rol oynayan aslî unsurlardan biri olmak fonksiyonunu üstlenmiştir. Türk Aleviliğinin ve Bektaşiliğin ana kaynağı Türk kültürüdür. Hacı Bektaş Velinin kullandığı dil, duyuş ve kültürün Türk olması bunun en güzel örneğidir.
Türkler, İslâm kültür çevresine girişlerinden itibaren tamamen Sünni anlayışı benimsemiş olmalarına rağmen, esas itibarıyla Hz. Muhammed (sav) ve Ehl-i Beyt sevgisini ön planda tutan sufîlik cereyanının kuvvetle etkisi altında kalmışlardır. O kadar ki, Türklerin dinî anlayış ve tavırları, milletlerin kendi milli geçmişlerine bakış açılarını yansıtan birer vesika durumundaki destanlarında bile, bütün açıklığı ile ortadadır. Meselâ dini edebiyatımızın ilk ürünlerinden olan Satuk Buğra Han destanında, Türklerin İslamiyete girişi ve dinin Türkler eliyle yüceltilişinin ilk işaretleri ve macerası anlatıldıktan başka, her zaman kahramanlık peşinde olan, daima destanî bir hayat yaşayan Türklerin, İslâm dünyası içinde de, bütün saflığı ile İslâmiyete sarılmış ve kendini bu dine adamış bir kahramana, Allahın Arslanı sıfatıyla meşhur Hz. Aliye hayranlık duyuşlarının ve adını daima yüceltişlerinin ortaya çıktığını da görürler. Ayrıca bu destanda, diğer destanlarımızda olduğu gibi, eski inanışıyla birleşivermiş olduğu göze çarpar. Aslında Anadolu Alevilerinin hemen tamamına yakını, inanç yönünden İslâmın temel akidelerine inanmış zümrelerdir. Ancak dinin ibadet ve muamelâtla ilgili kısımlarına göçebelik dönemindeki yayılış mantığına uygun olarak pek fazla itibar göstermezler. Geçmiş dönemlerdeki inançların tesiriyle meselelere yaklaşımlarda farklı yorumlar ve tavırlar sergilenmektedir. Yukarıdaki destanlarda görülen geçmişin izleri ile bugünün getirdiği hükümleri birleştirmeler dinî anlayışlarda da kendini gösteriyor.
Türkiyede sosyolojik açıdan Alevîliği incelemeye öncülük etmiş olan Mehmet Eröz, Eski Türk dininin, Bektaşilik ve Kızılbaşlık üzerindeki etkilerini karşılaştırmalı bir metot ile araştırarak, geçmiş ile günümüz arasında bağ kurmaya çalışmıştır. Bunları da kültürel yapı, dinî otoritelerin seçilmesi ve benimsenmesi, ayinler vs. gibi hususiyetlerle değerlendirmiştir.
Bu makalede, Türk Alevîliğinin Eski Türk İnancı ile ilişkili yönleri ele alınmıştır. Neticede eski Türk dini ile Türk Alevîliği arasında sıkı bir bağ olduğu ve pek çok bakımdan benzerlikler bulunduğu sonucuna varılmıştır. Makale, eski Türklerde din, Alevîlik ve Bektaşîliğin tarihî süreçte değerlendirilmesi, Alevîlik ve Bektaşilik ile ilgili önemli terimler ve Gök Tanrı inancı ile Alevîlik-Bektaşîlik arasındaki benzerlikler şeklindeki alt başlıklardan oluşmaktadır.
1. Eski Türklerde Din
Eski Türk dini ile ilgili pek çok farklı görüşün mevcudiyeti dikkat çekmektedir. Bazı bilim adamları Şamanizm olduğunu, bazıları da olmadığını ileri sürmektedir. Bazıları Şamanizm ile Gök Tanrı inancının farklı olduğunu, bazıları ise bu ikisinin aynı olduğunu savunmaktadır.
Rasonyi, eski Türk dininin içinde Gök Tanrı inancı bulunan Kamlık dini olduğunu ifade etmektedir. Ona göre, Gök Tanrı inancının bütün dinî tasavvurlarının esas unsuru ruh ve ahret kavramlarıdır.
Ziya Gökalp, eski Türk dininin Tisin dini olduğunu beyan etmektedir. Ona göre, adına Şamanizm de denilen bu dinin din adamları, kamlar yahut kamanlardır. Şaman kelimesi, Gökalpe göre bundan çıkmıştır. Yine Gökalp, Eski Türk dininin dörtlü sınıflamaya dayalı olduğunu ifade etmektedir. Söz konusu sınıflamaya temel teşkil eden unsurlar ise; hava, su, toprak ve ateşten oluşmaktadır. Bir başka dörtlü tasnif ise; dört hayvan, koyun, kuş, köpek, öküzden oluşmaktadır.
Jean-Paul Roux, Türklerin eski dininin Şamanizm olduğunu öne sürmektedir. Roux, Şaman kelimesinin kökeni itibariyle Tunguzca olduğunu ve ilk kullanım haliyle şan-man şeklinde büyücü anlamına geldiğini iddia etmektedir. Yine Rouxa göre, Şamanın Türkçede yaygın olarak kullanılan şekli kamdır. Rouxun tespitlerine göre, Özbekler ve Kazaklar baksi (Arap etkisiyle bahşi) kelimesi ile dinî liderlerini isimlendirirken, Moğollar Türkçeden geçme başka bir sözcük olan bögü (böge, böö de olabilir) ifadesini kullanmaktadırlar.
Osman Turan, Hunlarda Tanrı kelimesinin hem gökü, hem de ulûhiyeti (ilâhîlik) anlatmakta olduğunu ifade etmektedir. O, Hun devrinin hükümdarlarına Tanrı kut denildiğini ve bunun da tek Tanrı inancına doğru evrimin başlangıcını ifade ettiğini düşünmektedir. Göktürk Kitâbelerinde ise Tanrı inancı kader tayin edici, gökteki ve yerdeki varlıkların yaratıcısı tarzında kendini göstermiş olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca Turan, eski Türk dininde kamların (Şaman) nüfuzlu kişiler olarak karşımıza çıkmasının sebebinin peygamber ve mukaddes kitaba sahip olunmasından kaynaklandığına inanmaktadır. Kudretli kişilere örnek olarak ise, Oğuzların Irkıl Hocası ve Korkut Atası ile Cengiz Hanın Gökçesi verilebilir.
Erol Güngör, Şamanizmin Türklerin eski dini olmadığını, eski Türk dininin kendine has özellikleri olan Gök Tanrı inancı olduğunu savunmaktadır. Ona göre Şamanizm, Türklerin dinî anlayışlarına sonradan karışmıştır. Çünkü Türklerde Şaman yerine kam vardır. Şaman, Tunguzca bir kelimedir ve Sibiryada ortaya çıkmıştır. Kamlar, öğretici konumunda bulunan ve tabiatüstü güçlerle temasa geçebilen insanlardır.
İbrahim Kafesoğlu da, eski Türk inancının üç boyutlu olarak ele alınabileceğini, bunların da; tabiat kuvvetleri, atalar kültü, Gök Tanrıya inanç olduğunu öne sürmektedir. Tabiat kuvvetleri olarak dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, mağara, ağaç, orman, volkanik göl, deniz, demir, kılıç vb. belirtilebilir. Bunlar, aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi ruh tanrılar tasavvur edilmişti.
Mehmet Eröz de, Türklerin eski dininin ne Tisin dini ne Toyonizm ne de sihre dayanan Şamanizm olduğunu; bütün bunların aksine Gök Tanrı inancı olduğunu iddia etmektedir. Eröze göre, toyon kelimesi, Çince Taojenden gelmiştir. Toyonizm de bu açıdan Budizmdir. Budizmin Türkler tarafından benimsenmediği Gök Türk Yazıtlarında açıkça belirtilmiştir. Netice itibariyle Eröz de Erol Güngör ve Kafesoğlu gibi Türklerin eski dininin Gök Tanrı inancı olduğunu öne sürmüştür.
Bütün izahatlardan anlaşılacağı gibi Eski Türklerin inanç sisteminin düzgün bir tek Tanrılı inanışa dayanan Gök Tanrı (Tengri) dini olduğuna şüphe yoktur.
3. Alevîlik ve Bektaşîliğin Tarihî Temelleri
İslâm dininin peygamberinin vefatıyla birlikte kimin halife olacağı tartışmaları ortaya çıktı. Üçüncü Halifenin öldürülmesinden sonra da şiddetlenen münâkaşalarda İslâm dinine mensup olanlar ikiye ayrıldılar. Bir tarafta Ali taraftarları, diğer tarafta ise Aliye karşı olanlar bulunmaktaydı. Söz konusu karışık ortamda, Ali tarafını tutanlara el-Aleviyye veya şiatü Ali (Aliye bağlı olanlar, Ali taraftarları) denildi ve Alevî-Alevîlik de tarih sahnesine çıkmış oldu. Ortaya çıkışından sonra da büyük oranda İran ve Maveraunnehir çevresinde etkili olan Alevîlik, Türklere de aynı bölgeden sirayet etmiştir. Halk toplulukları bakımından Türkler, İran üzerinden İslâmiyet ile tanıştıkları için ilk Müslüman Türk toplulukları da Alevîlikle tanışıp onu özümsemişlerdi. Yani Türkler eski halk inançlarıyla İran üzerinden aldıkları İslâmiyeti kısa sürede sentezlemişlerdi.
Sosyoloji ve sosyal antropolojinin verilerine göre, dünyada hiçbir kültür herhangi bir olay karşısında birden bire ortadan kalkmaz ya da özelliklerini tamamen yitirmez. Hatta ihtiyaca göre bazen aynen korur, bazen kısmen değiştirir, bazen de farklı şekillere bürünerek yaşatmayı tercih eder. Türklerin İslâmiyeti kabul etmeden önceki inanç, gelenek ve ibadet usulleri de, İslâmiyet sonrasında da büyük oranda inanç ve gelenekler içerisinde yaşamaya devam etmiştir. Toplum hayatının sürekliliğinden dolayı, geçmişten geleceğe taşınan unsurlar hayatın her sahasında kendini göstermektedir. Hem maddî hem de manevî kültür için bu durum geçerlidir. Halı, kilim, nakış, süs eşyaları, keçe külah, kalpak (börk) gibi maddî unsurların yanı sıra dinî toplantıların icra ediliş biçimleri, nefeslerin ve duaların söyleniş biçimleri gibi manevî kültür unsurları şeklinde geçmişten bugüne taşınmış olduğu dikkat çekmektedir.
Yine toplum hayatının sürekliliğinden dolayı, dinî toplantılara kadınlar eşleriyle birlikte katılmışlardır. Başları açık bir şekilde kadınların toplantılara dahil edilmesi, Hoca Ahmet Yesevinin bölgesine rakiplerinin müfettişler göndermesine bile sebep olmuştur. Daha sonraki dönemlerde, göçebe Türkmenler tarafından Yeseviliğe Şamanizmden kalma içkili toplantılar sokulmuş ve bu yolla Anadoluya gelerek icra edilmeye başlanmıştır. Cem ayinleri gibi toplantılardaki gelenekler hep o eski halk inançlarının uzantılarıdır. Yani özetin özeti Türk Alevîliği, yarı göçebe veya konar göçer Türkmenlere dayanmaktadır.
Osmanlı Devletinin kuruluşunda Bektaşi Tarikatı çok önemli bir rol üstlenmiştir. Bu rol, Bektaşiliğe siyasî ve sosyal anlamda ayrıcalıklı bir konum kazandırmıştır. Devletin kabul ettiği Sünnî olmayan tek tarikat olan Bektaşi Tarikatı, birleştirici yapısı ile ve Yeniçeri Ocağının teşkilâtlanmasını sağladığı için Türkiyedeki dinî tarihin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Bu sebeple, Avrupa şarkiyatçıları arasında (George Jacob, Clement Huart) daima ilgi çekici bir yere sahip olmuştur.
Aslında bir bütün olarak Alevî-Bektaşî geleneği, Türk tarihinde çok önemli fonksiyonlar yerine getirmiştir. Bu fonksiyonları ve farklı inançları birleştirici yapısıyla dikkatleri çekmeye devam edecektir.
4. Alevîlik-Bektaşilik ile İlgili Önemli Bazı Kavram ve Terimler
Alevî ve Alevîlik
Alevi Hz. Aliye bağlılık noktasında birleşen çeşitli dini ve siyasi gruplar için kullanılan bir terim şeklinde sözlük anlamına sahiptir.
Kelime mezhepler tarihi ve tasavvuf edebiyatında Hz Aliyi sevmek, saymak ve ona bağlı olmak anlamlarında kullanılmıştır. Bu bakımdan Hz. Aliyi seven, sayan ve ona bağlı olan kimseye Alevi denir.Bu sevginin normal ve makul ölçüde olanı yanında derece derece Hz. Aliyi Tanrılaştırmaya varacak şekilleri de mevcut bulunmuştur ve bulunmaktadır. Bu sevgi ve saygının sahibi olan insanların oluşturduğu akıma ise Alevîlik denmektedir.
Ancak İslâm âlemi ve Osmanlılarda Alevîlik, Hz. Alinin soyuna mensup olanlar anlamında kullanılagelmiştir. Alevîliğin bu şekilde algılanmasının bir sonucu olarak halen İran, Yemen ve Mısırda bir insan Alevî olduğunu söylediğinde ona kimin çocuklarından olduğu sorulmaktadır. Bu sebeple Alevîlik, seyyidlik ve şeriflik olarak algılanmaktadır. Bugünkü kullanımıyla ilk Alevîlik, Hz. Alînin (anası Fatıma olmayan) çocuklarından Muhammed Hanefî ile nesep olarak bağlantısı olan Hoca Ahmet Yesevînin Türkistanda tarikat kurup tebliğe başlamasıyla doğmuştur. XIII yy.a tekabül eden bu olaya Türk Alevîliği denilmektedir.
Ehl-i Beyt
Ehl-i Beyt, ev halkı demektir. Evden kastedilen Hz. Muhammedin ailesi, ocağıdır. Rivayete göre, bir gün Hz. Muhammed, kızı Hz. Fatımayı amcasının oğlu ve damadı Hz. Aliyi torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyini hırkasının abasının altına alarak, şefkat ve himaye ifade eder tarzda sağ elini abanın üzerine koymuş, kendisi ile beş kişi olan ocak mensupları aile üyeleri Ehl-i Beyt adıyla anılır olmuş. Ehl-i Beyt sevmek, velayetini tanımaya tevella Yezid ile onun taraftarlarını sevmeye de teberra denir.
Şiilik-Şia
Şiilik, Hz. Aliyi tutanlar, Hz. Ali taraftarlığı demektir(Yukarıdaki Alevilik teriminin eş anlamlısı). Peygamberin ölümünden sonra Hz. Alinin meşru halife olarak kabul edilmesini hareket noktası sayan çok farklı İslâmi mezheplerin büyük zümresi için kullanılan müşterek isim olmuştur.
Bektaşî-Bektaşili
Hacı Bektaş Veli gelenekleri etrafında Anadoluda ortaya çıkan bir tarikata Bektaşîlik, Hacı Bektaş Veliye bağlı olan, onun yolunda gidenlere ise Bektaşî denilmektedir. Bektaşi tarikatının usül ve erkânına uygun bir yaşayışa sahip olmalarına bakarak, Bektaşilere Alevi denilebilir. Hem Mehmet Eröz hem de Abdulkadir Sezgin, Bektaşilere Şehir Alevileri denilebileceğini ileri sürmektedir.
Kızılbaşlık
Türkiyedeki köy Bektaşilerine Kızılbaş denilebilir. Kızılbaşlar, Çetmi (Çepni) Tahtacı, Nalcı, Sıraç, Türkmen gibi adlarla anılan ve Türkiyenin her yerinde bulunan kalabalık bir nüfusa sahip cemaatlerdir. Kızılbaş ifadesi, ilk defa Şah İsmailin babası Şeyh Haydar taraftarlarının kızıl taç giymesi ile Türk tarihinde yerini almıştır. Eskiden beri Türklerde yaygın olan kızıl başlık giyme ile ilgisi var olsa da, siyasal anlamda Şah İsmail ve sonradan Safevîleri destekleyen Türklerin simgesi hâline gelmiştir. Bu sebeple, Osmanlılarda Safevîleri destekleyenlere izafe edilen sıfata Kızılbaş denmiştir.
Ancak günümüz Türkiyesinde Kızılbaş kelimesi, mum söndü yapanlar, aile ve namusa önem vermeyenler manasına gelmektedir. Fısıltı ve dedikodu hâlinde halk vicdanına yerleşen bu sakat kanaat, milletimiz için tehlikeler arz eden, insafsızca ve bilgisizce çıkarılıp devam ettirilen bir inançtır. Oysa bilinen gerçeklere göre, bu insanlarımız Sünni çevrelerle Müslümanlık adı altında toplanmış bir kalbin öteki yarısıdır. Malatyadaki Alevilerde de böyle bir âdetin olmadığını söyleyebiliriz.
Alevîlik ve Bektaşîlik ile ilgili ifade edilebilecek daha pek çok terim ve kavram vardır. Ancak özellikle Eski Türk dini ile irtibatlı olduklarına inanılan kavram ve terimlerin izahıyla yetinilmiştir. Bu aşamadan sonra Eski Türk kültürü ile Alevîliğin benzerlikleri ele alınabilir.
5. Eski Türk Dini (Gök Tanrı İnancı) ve Alevîlik-Bektaşîlik Arasındaki Benzerlikler
Türk Alevî ve Bektaşîliği ile Gök Tanrı inancı arasında çeşitli paralellikler mevcuttur. Bunlardan bazıları, kamlar ile dede-baba geleneğindeki benzerlikler, uçmağ-tamu inancının donuna girmek anlayışını andırması, atalara kurban kesme ve şenlik adetleriyle Cem Ayinlerinin yapılış tarzlarındaki uyumluluk olarak sıralanabilir.
Eski Türklerdeki din adamı olan kamlar ile Alevî-Bektaşî geleneğinin din adamları olan dede-babalarda belirli bir sülâle ve soydan gelme mecburiyetinin olması Alevîlik-Bektaşîliğin Gök Tanrı inancıyla benzerlik olan yönlerinden birisidir. Her ikisinde de belirli olan bir soydan gelme zorunluluğu olmasına rağmen, yine söz konusu soylar içerisinde bir seçim bulunmaktadır. Kamlar ve dede-babaların seçiminde kabiliyetlerin yanı sıra, post sahibi olmak şartı aranmaktadır. Belirli olan soy ile, kamlıkta Tanrı kutuna sahip, vazifeli, ayrıcalıklı olmayı, dede-babalıkla seyyidlik ve ocak geleneğine sahip olmayı gerektiren sülâlelerden olmak ayrıcalığı kastedilmektedir.
Eski Türklerdeki inanışlar ile Alevî-Bektaşî kültürü arasındaki temel benzerlik noktalarından bir diğeri de uçmağ-tamu (cennet-cehennem) ile donuna girmek inanışının birbirine paralel olmasıdır.
Eski Türklerde, yeryüzünde sürdürülen hayata göre ruhların alacağı iki şekil bulunmaktaydı. Bunlar; iyi ve kötü ruhlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bahsedilen iyi ruhlar gökyüzünün en yüksek katı olan uçmağda (yani cennette) ikamet eder ve Tanrı ile insan arasında şefaatçi olurlar. İnsanlar, doğrudan Tengriye yalvarmak yerine uçmağa varmış ataların ruhları aracılığıyla isteklerini bildirirler. Bu dileklerin iletilmesi gücüne ise, ancak olağanüstü yetenekleri bulunduğuna inanılan Şamanlar, kılık değiştirerek herhangi bir şeyin şekline (donuna) girmektedir. Eski Türk inanışına göre şekil değiştirmeleri genellikle üstün bir güç (yerine göre Allah, sihirbaz, cadı, evliya) tarafından gerçekleştirilmektedir. Bunu yaparken iki türlü sebepten yola çıkılmaktadır: İyiliğe karşı mükâfat ve kötülüğe ceza.
Şamanlar ve halk kahramanları gibi üstün nitelikli kişilerin kendileri de öldüğünde insan, kuş şekline girerek uçmağa ulaştıklarına inanılmaktaydı. Efsanelerde yerini bulan bu anlayışa göre, Yesevî ve çırakları kuş şekline bürünerek uçabilmektedir. XIII yy.daki İlhanlı Sarayında büyük bir tesire sahip olan Türk mutasavvıfı Barak Baba, Arap yazarlarının ifadesine göre Altaylı kam ve Kırgızlıların baksısının aynısı görünümündedir.
Alevî-Bektaşî kültürü ile İslâmiyetten önceki Türklerin inanışları arasındaki bir başka benzerlik noktası, kurbanlı ayin, tören ve şölenlerle Cem Ayininin birbirlerini çağrıştırıyor olmasıdır.
Eski Türkler, dinî ve sosyal sistemlerinin bir gereği olarak, her vesile ile toplantılar, şölenler, toylar, ziyafetler düzenler; burada yer, içer, eğlenir veya yas ederlerdi. Bu gibi etkinlikler çok büyük bir oranda sosyal dayanışmanın sağlayıcısı olurlardı. Oğuz Kağan Destanına, Dede Korkut Hikâyelerine, tarihin kayıtlarına bakıldığında; şölenler, toylar ile bir arada toplantıların yapıldığı görülebilir. Bu tür toplantılar, tarihin eski dönemlerinden günümüze kadar benzer şekilde devam edegelmiştir. Kesilen kurbanlar için yapılan törenler (yuğ) ve yenilen yemekler yanında, bol miktarda içki içilir ve raks (semah) edilirdi.
Ethem Ruhi Fığlalı, atalara kurban kesmek için mukaddes yerlere gidilmesinin din tarihçileri tarafından İslâmiyetteki hac ibadetine benzetildiğini ifade etmektedir. Fığlalı bundan sonra şu bilgileri vermektedir:
Asya Hunları, yılın ilk ayında Tan-hunun sarayında ve ilkbaharda (5. ayda -bizim takvimde Haziran-) Lung Çengde (Ongın Nehri Bölgesi) Gök Türkler ve Uygurlar yine aynı ayda Tamir Irmağı kaynağında ve Hunlar sonbaharda Tai-linde Gök Tanrıya, atalara, tabiat kuvvetlerine at ve koyun kurban ederlerdi. Çin yıllıklarında Vu-huanların yaktıkları öküz ve koyunları atalarına kurban ettikleri belirtilmektedir. Slav-öncesi Bulgarların her kabilesi, atalarına hürmetlerinin bir gereği olarak, büyüklerinin önderliğinde kurban sunma törenleri yapmaktaydılar. Bu toplantılarda devlet erkânı konumlarına göre sıralanır ve kurbandan üzerine düşen payı üleşirlerdi (bölüşürlerdi). Bahsedilen bölüşüm esasının Anadoludaki Alevîlerin Cem Ayinlerinde de geçerli olduğunu araştırmacılar tespit etmiştir. Türkiyedeki Alevî ve Bektaşîler, atalarının usûl ve erkânına İslâmi bir cila katmışlardır. Orta Asyadaki kansız kurbana Alevî-Bektaşîler Dolu-tolu demişlerdir. Saçı niyetine, ibadet niyetine bu merasimlerde içki içilmektedir. Toplantıya kadın ve çocuklar da katılabilirler ve yaşlarına, mevkilerine göre yerlerini alarak ayine iştirak ederler. Her ikisinde de usûl ve erkân aynıdır, fakat Eski Türklerde içki olarak içilen kımızın yerini Anadoluda rakı almıştır. Bir de Tanrıya dolu sunan kamın yerini Müslüman oluşu sebebiyle velilik mertebesine erişmiş olan dede almıştır. Ayrıca dolu içilirken dua olarak gülbanklar okunmaktadır.
Eski Türkler, Gök Tanrı çağında tabiat ruhlarına yer-su (yer-sub, yer-suv) demekteydiler. Orhun Abideleri ve İslâmiyet öncesi Oğuz Kağan Destanında da rastlanılan yer-su (yer-sub) kültü, Gök Tanrı inancı ile Türk Alevîliği arasındaki benzerliklerden bir başkasını ifade etmektedir.
Eski dönem Türkleri, tabiatta iki zıt kuvvet (ışık ile karanlık) arasında insanoğlunun bulunduğu şeklinde sistemli bir inanca sahipti. Bu inanışa göre iki zıt kuvvetten birincisi yeryüzüne ışık ve iyilik saçan tabii bir kuvvet olup gökyüzünde bulunmaktaydı. Yeryüzünü ışıtan ve ısıtan güneş, gece karanlığını aydınlatıp soğuğunu ısıtan ay ve yıldızlar bu inanca göre tabii güçleri temsil etmektedir. Arşın soğuk ve karanlığı üzerinde bulunup kötülük ve ölümün kaynağı olan ikinci güç de gökyüzünün derinliklerinde bulunmaktadır. İyiliğin ve kötülüğün kaynağı olan bu iki zıt kuvvetin çatışmasıyla (bu inanca göre) üçüncü bir kuvvet doğmaktadır ki, buna yer-su (yer-sub) adı verilmektedir.
Yer-su kültü, dağ, orman ve su kültlerine ayrılır. Bunlar Gök Türk Yazıtlarında iduk yir sub (kutlu yer-su) olarak yazılmaktadır. Bu tabir yer-suv şekliyle Uygurlarda da vardır. Yer-sular kutsal (iduk) sayılmaktaydı. Bahsedilen bu iduk (kutsal) yerlerde Gök Tanrıya kurban kesilirdi. Bu anlayışlar, Anadoluda Alevî ve Sünnî Türkmenlerde, İslâmiyet öncesi akideler, evliya ve veli şekillerine döndürülerek devam ettirilmiştir. Telli Baba, Tezveren Dede, Dumlu Baba, Hasan Baba, Ak Baba, Çoban Dede vb gibi on binlerle ifade edilen yatırların bulunması , bu bakımdan anlamlıdır.
Netice itibarıyla yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı gibi Türk Alevîliği, pek çok bakımdan kendine özgü bir karaktere sahiptir. Türk kültürünün geçmişindeki bazı inanç ve kültürel değerlerle doğrudan ilgisi olan Alevî-Bektaşî geleneğini dünyadaki başka akımlarla ilişkilendirmek, her şeyden önce Türk tarihi, Türk sosyolojisi ve tabii ki Türk kültürüne haksızlık yapmak olur.
Sonuç
Tarihî süreç içerisinde çok geniş bir coğrafyada yaşamış bulunan Türkler, tabii olarak bu ölçüdeki geniş bir alan ile etkileşim halinde olmuşlardır.
Hem kültürel hem de dinî bakımdan çok çeşitli bir özelliğe sahip olan Asya, Avrupa ve Afrikanın bütün mümbit bölgelerinde hakimiyet kurabilmiş ender milletlerden olan Türk milleti, kültürel unsurlar ve dinî inanışlar konusunda alış-veriş yapabilme imkânına sahip olabilmiştir. Sırasıyla Gök Tanrı İnancı, Şamanizm, Budizm, Maniheizm, Musevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık dini ile tanışma imkânı bulan Türkler, çoğu zaman bütün bahsedilen bu dinî inanışlara sahip iken bile eski inanışlarından vazgeçmiş değillerdi. Gök Tanrı inancı denilen bu inancın izlerini XXI yy.ın dünyasını yaşadığımız bugünlerde bile görebilmek mümkündür.
Özellikle Türk Alevîlik ve Bektaşîliğinin, çoğunlukla yarı göçebe ve konar göçerlikten son zamanlarda ayrılmış olan ya da halâ bu karakterini devam ettiren Türklerde görülmekte olması çok anlamlıdır. Türk Alevîliğinde mevcut olan bazı anlayışların ve törelerin Eski Türklerdeki Gök Tanrı inancı ile çok fazla benzerlik arz ettiğini pek çok tarihçi, sosyolog ve Türk Kültürü ve Türk halk Kültürü araştırıcısı ifade etmiştir ve etmektedir. İbrahim Kafesoğlu, Mehmet Eröz, Erol Güngör, Bahaeddin Ögel, Ahmet Yaşar Ocak ve Abdulkadir Sezgin bunların önde gelenleridir.
Türklerin iletişim hâlinde oldukları toplulukların bazı kültürel karakterlerini almış olabilecekleri tabii ki normal bir hadisedir. Ancak bunların etkin ve baskın bir şekilde Türk kültürünü etkileme imkânlarının olduğunu öne sürmek olanak dışıdır. Çünkü söz konusu farklı inanç ve kültürler ile Türklerin temas halinde olmaları Türklerin en parlak dönemlerine rastlamaktadır. Bir kültürün bir başka kültür ve medeniyet üzerinde etkili olabilmesi için hakim konumda olması gerekmektedir. Hakim olamayanın da kabul görmesi mümkün değildir. Kendisi ölü ve çaresiz olan bir kültürün başka kültürleri etkileme ve yönlendirme ihtimali olmadığından, Türk kültürünü de çeşitli ölü eski medeniyetlerin yönlendirme imkânı yoktur. Kısacası, Türk Alevîliğinin özünü Türk kültürü ve İslâm Dini oluşturmaktadır. Özellikle Anadoludaki Alevî-Bektaşî geleneğinin bazı toplantıları, törenleri ve adetleri hem günümüz Türkistanının hem de Eski Türklerin inanç ve gelenekleriyle benzerlikler arz etmektedir.
KÖKTÜRKLER
Serhat Kunar
Köktürkler Platformu-Antalya
NUH TUFANI ORTA ASYA DA OLDU
-NUH TUFANI ORTA ASYADA OLDU
-SÜMEROLOG MUAZZEZ İLMİYE ÇIG, SÜMERLERİN VATANININ TÜRKMENİSTAN OLDUĞUNU BELİRTEREK, MEZOPOTAMYADA OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN NUH TUFANININ ASLINDA TÜRKMENİSTAN VE CİVARINDA MEYDANA GELDİĞİ, JEOLOJİK VE ARKEOLOJİK ÇALISMALARLA KANITLANIYOR DEDİ -
-ORTA ASYADAKİ BÜYÜK TUFANNIN ARDINDAN KURAKLIK BAŞLAYINCA İNSANLAR MEZOPOTAMYAYA YÖNELDİ. BURADA DİLLERİNE GÖRE YAZI İCAT EDEREK, ORTA ASYADA YAŞADIKLARI TUFAN ANILARINI YAZILI BELGELERE DÖKTÜLER. BU İNSANLAR SÜMERLERDİ
-SÜMERLER İLE TÜRKMENLER ARASINDA İLGİNÇ BENZERLİKLER VAR. SÜMERLERİN KULLANDIĞI HAYVAN VE İNSAN FİGÜRLERİ, TÜRKMEN KEÇELERİNDE DE YER ALIYOR
-SÜMERCE İLE TÜRK DİLLERİ DE GRAMER OLARAK ORTAK ÖZELLIKLER TAŞIYOR
ANTALYA (İHA) – Pek çok kültürde yer alan ve yıllardan beri nerede meydana geldiği ile ilgili pek çok tez ortaya atılan Nuh Tufanı ile ilgili son tez ise Türkiyenin en ünlü Sümerologlarından ri olan 92 yaşindaki Muazzez İlmiye Çiga ait. 1940 yılında Ankara Dil Tarih Coğrafyı Fakültesinden mezun olduktan sonra İstanbul Arkeoloji Müzesinde 33 yıl boyunca Sümer tabletlerini inceleyen Sümerolog Çig, Nuh Tufanının ilk kez Sümer tabletlerinde yer aldığını belirtti. Jeolojik, arkeolojik kanıtlar ile Sümerce ve Türk dillerindeki benzerliğin, Sumerlerin vatanının Türkmenistan olduğunu gösterdiğini belirten Çig, Orta Asyada 20 bin yıllarından itibaren ısınma dönemi ile 12 bin yıllarında buzulların erimeye başladığını hatırlattı. Çig, Kanıtlara göre, büyük buz göllerinden taşan tatlı sular büyük taşkınlara yol açtı. İnsanlar gemi ile oralardan uzaklaştı. Ancak bu insanlardan bir kısmı tekrar ülkesine döndü. Tarımı, hayvanları evcilleştirmeyi, çanak çömlek yapmayı, tanrı inancını ögrendiler. Ama tufandan sonra Orta Asyada büyük bir kuraklık başlayınca, halkın bir bölümü Mezopotamyaya yöneldi. Güney Mezopotamyaya önce Sumerlilerin ataları olarak düşünülen Ubeytliler, arkadan Sumerliler geldi dedi. Sümer yazılı belgelerinde geçen birçok kelimenin Türkçe olduğunun kanıtladığını belirten Çig, Sümerler Güney Mezopotamyaya yerleşince bildiklerini daha da geliştirdiler. Dillerine göre bir yazı icat ederek her istediklerini yazacak durumu geldiklerinde ise daha önce bulundukları Orta Asyada meydana gelen bu büyük taşkınlıklardan kalan anıları da yazıya geçirdiler diye konuştu.
TUFAN İLE İLGİLİ TEZLER
Çig, 1800lü yıllarda Ninivedeki kazılardan çikan bir tablette tufan ile ilgili bilgilerin yer aldığını kaydederken, daha sonraki yıllarda ise Akatca yazılan bir tufan öyküsü daha bulunduğunu söyledi. Çig, Bunlar Akatca yazıldığı halde, tanrı adları Akatca olmadığı için bunun Sümerlerden gelen bir öykü olacağı anlaşildı. Tablet çok kırıklı idi ama yine de bunda bir tufandan söz edildiği anlaşilıyordu dedi. Araştırmacıların yıllardan bu yana Nuh Tufanının nerede meydana geldiğini araştırdığını kaydeden Çig, bir çok tezin ortaya atıldığını söyledi. 1990lı yıllarda Sümerlerin yazdığı Tufan olayının Karadenizdeki meydana gelmiş olabileceği tezinin savunulduğuna dikkat çekti. Çig, şunları söyledi:
İddiaya göre, son buzul çagindan sonra eriyen buzullarla 100 metre kadar yükselen Akdeniz ve Marmara denizinin suları,İstanbul Boğazından Karadenize boşalmaya başladı. Bölgede yaşayanların büyük bir kısmı sulara gömülürken, bir kısmı da teknelerle canlarını kurtarabildi. Tufanın Karadenizde olabileceği tezine sıcak bakmıştım ancak olayın Sümerlere geçiş varsayımı beni pek tatmin etmemişti. Çünkü bu büyük olayın etkisinin Sümerlere gelinceye kadar, Karadenizin etrafında ve Anadoluda yaşayanlar arasındaki söylencelerde izlerinin bulunması gerekiyordu. Okuduğum kitaplar ve yaptığım araştırmalar sonunda jeolojik bulgular, anlatılar, arkeolojik kazılar ve dillerdeki benzerlik Nuh Tufanının Orta Asyada Türkmenisten ve civarında olduğunu anlatıyordu
HER KÜLTÜRDE TUFAN ÖYKÜSÜ
Hemen her kültürde büyük bir tufan öyküsünün bulunduğunu hatırlatan Çig, Hint ve İran kültürünün aksine Türkmenlerde Nuh Tufanının farklı olduğunu söyledi. Türkmen efsanesinde, tufanın olacağının Noma adlı bir adama bildirildiğini belirten Çig, Buna göre, Nomaya gemi yapması bildirdi. Noma gemiyi yaptı. İçine üç oğlunu ve her hayvan türünden bir çifti aldı. Ve tufan başladı. Gemi yüzerken, gök ve sudan başka bir şey görünmüyordu. Sular çekilmeye başlayınca, dağların tepeleri göründü ve gemi Çomgaday ve Tuluttu dağlarına oturdu. Kazak tufan efsanesine göre ise, Türü-İlklerin yaşadığı Turan ovasının, ademoğullarının işledikleri günahlar yüzünden sular altında kaldığı anlatıyor, Buna göre Nuh, Aral gölünün doğusunda bir gemi yaptırarak kendisine inanlar ve hayvanlardan birer çift aldı. Gemi ile Aral ve Hazar denizinden geçip Cudi dağına kondu şeklinde konuştu. Tufan öyküleri içinde Türkmen ile Sümer öykülerinin çok yakınlaştığını ifade eden Çig, Türkmen efsanesinde tufan olacağını haber veren şahısın adı Noma. O da Nuhu hatırlatıyor. Nuh adı etimoloji bakımdan hiçbir dile uymuyor. Nu sözcüğü sadece Türk ve Sumer dillerinde (insan) anlamına geliyor diye konuştu,
SÜMERLERLE TÜRKLERN BENZERLİKLERİ
Bugüne kadar 16 kitap yazan Muazzez İlmiye Çig, Orta Asyanın bozkırlar, yaylalar, dağ silsileleri ve çöllerden oluşan bir alan olduğuna dikkat çekti. Bölgede Türk kavimlerinin yaşamış olması nedeniyle ‘Türkistan adıyla anıldığını ifade eden Çig, Sümer-Orta Asya Türk bağlantısının en belirli kanıtlarının Türkmenistanda bulunduğunu söyledi. Altın Tepe, Marguş ve Part kazılarda ortaya çikan kalıntıların Sumerdekilere benzediğini belirten Çig, sözlerine şöyle devam etti:
Mesela pişmemiş topraktan, taştan, kemikten yapılmış keçi, koyun, boğa gibi hayvan figürleri, özellikle kadın figürleri Sümerdekilere aynı. Sümerde dağ keçisi olmadığı halde onun resmini yapmaları da bu bağlantıya bir kanıt. Ayrıca Sümer Ur kral mezarlarında bulunan boğa başinın benzerinin Türkmenistanda olması, Sümer keramiklerinin üzerindeki desenlerin Türkmen keçelerinde de bulunması hayli ilginç. Sümerde taş, altın, yakut gibi malzemenin olmamasına rağmen bunları kullanmaları, bu malzemeleri daha önce bildiklerini gösteriyor ki, bu malzemeler Türkmenistanda bol bol var. Ayrıca Sümerler kendilerini ‘Karabaşlı olarak nitelendiriyordu. Belki de bu tanım bir Türk boyu olan ‘Kara Kalpaklıyı anlatıyor. Sümerlerdeki Ur, Uruk Mari, Nuzi, Aratta gibi şehir adlarının benzerleri Türkmenistan ve Azerbaycanda da var. İlk kubbeyi Sumerliler yapmış, Türklerin de çadirlarini kubbe şeklinde inşaa etmeleri çok yakın bir benzerlik
Sümercede kelime köklerinin Türkçede olduğu gibi tek heceli olduğuna dikkat çeken Çig, Köklere ekler konarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Cümlelerde özne başta, eylem sonda geliyor. Sümerde tanrı anlamına gelen dingir Türk lehçelerinde tingir, tengir, tengri, tenri ve bugünkü Türkçeye tanrı olarak ulaşmıştır. Araştırmacıların Sümercedeki ve Türk dillerindeki kelimeleri eşleştirmeleri ile her iki dilin ortak yanları olduğu ortaya kondu diye konuştu.
1997 YILINDA ORTAYA ATILAN TEZ
Öte yandan, Köktürkler Platformu/Antalyadan Tarih Araştırmacısı ve Yazar Serhat Kunar, 1997 yılında Orta Asyaya yaptığı araştırma gezisi sonunda, Nuhun gemisinin Ağrı ya da Cudi dağlarında değil, Tanrı Dağlarında Hantengri (Ulu Tanrı Tepesi) konduğunu tespit ettiğini savunmuştu. Bu tez için üç kanıtın bulunduğunu ifade eden Kunar, İlk kanıt, Tanrı Dağlarının batı eteklerinde bulunan ve Nuhun Kenti anlamını taşiyan Nohur kentinin varlığı. İkincisi, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi, gemi bir dağın tepesine konduktan sonra Nuh Peygamber üzüm bağları ile uğraşiyor. Değişik Nuh Tufanı öykülerinde Nuhun gemisinin Ağrı ya da Cudi dağına konduğu belirtiliyor. Ancak Nuh eğer üzüm bağları ile uğraşmışsa, üzüm bağları sadece Tanrı Dağlarının eteklerinde bulunuyor. Ne Ağrı ne da Cudi Dağının eteklerinde üzüm bağları yok. Ağrıda ısrar edilmesi ermenilerin,cudi de ısrar edilmesi de güya mezopotamya halkları ve israiloğullarına dünya kamuoyu önünde "kutsal bir millet" payesi verme çabalarıdır.Kanıtları yoktur ve siyasidirler.Ücüncü kanıt ise, Taklamakan ve Karakum çöllerindeki Türk göçerlerinin anlatılarında, kendilerini Tanrı Dağlarından geldiklerini söylemeleri ve binlerce yıldır geminin konduğu tarih olan 21 martı yenigün olarak kutlayıp onu anmalarıdır. şeklinde konuştu.
KÖKTÜRKLER