KÜRESEL EMPERYALİZMİN AZRAİLLERİ!

IMF- Dünya Bankası nedir!
Yazan:Prof.Dr.Nurullah Aydın
İstanbul’da yapılan toplantı; protestolarıyla, yapılan açıklamalarıyla ülke ve dünya gündemindeydi..
En çarpıcı olanı ise yaşanan ekonomik krizin yeni savaşlara yol açabileceği uyarısıydı..
Peki ama IMF’yi, Dünya Bankası’nı bu kadar önemli yapan nedir?
 
Bunların kuruluş sürecini, amaçlarını her kesim farklı ortaya koyuyor..
 
Peki; dünyanın tüm parasal akışını kontrol eden bu devasa mekanizmalar nasıl kuruldu nasıl işliyor ve ne yapıyor?
 
Her ülkede olabilen ekonomik sarsıntılar diğer ülkelere dolaylı etkiler yapardı.  Sanayinin gelişimi, ülkeler arası ticaretin yoğunlaşması Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD ekonomisinin, dünya ekonomisindeki yerinin gittikçe artması sonuncu doğurmuştu..
 
1929 yılına gelindiğinde ABD ekonomisi kapsamlı bir krizle karşı karşıya kalır. Kriz dalgalar halinde dünyayı sarmalar. ABD’nin  yaşadığı ağır ekonomik bunalım emperyalistleri tedbir almaya yöneltir.
 
Yaşanan kriz, emperyalizmin yapısal krizidir. Ticaret daralır, üretilen mallar satılamaz. Halk kitlelerinin yoksulluğu boyutlanır. Kapitalist ülkeler paralarının değerini düşürerek pazar kavgasından geçici avantajlar sağlamaya çalışırlar. Devalüasyonlar uluslararası ticarette yeni dalgalanmalara yol açar. Kriz daha da boyutlanır.
 
İkinci Dünya Savaşı başlar. Pazar kavgası en üst boyuta tırmanır. Savaş ve savaşın yarattığı yıkım, emperyalizmin bunalımını hafifletir. Ancak etkisi sürer.
 
Dünya ticaretini denetim altına almak, dalgalanmaları engellemek, emperyalistlere bunalımdan kurtuluş yolu olarak gözükür. Tek bir para sistemi yaratmak emperyalistlerin ürettiği ortak formüldür. Ancak bu formülü uygulayacak tek güç savaş sonrası emperyalist kampın liderliğini ele geçiren ABD’dir. ABD kendi üstünlüğünü diğer devletlere kabul ettirmek amacıyla çeşitli konferanslar toplar.
 
İlk girişimler sonuçsuz olsa da, savaşta yıkıma uğramış emperyalist kapitalist ülkeler ABD’ye bağımlı durumdadırlar.
 
ABD bu avantajlı konumunu kullanır. Savaşın yıkımlarının ortadan kaldırılması, refahın yükseltilmesi Avrupa’nın yeniden imarını Dünya Bankası ve IMF’nin kuruluşuna gerekçe gösterir.
 
Bu demagojilerle savaş sonrası nasıl bir düzen kurulacağını görüşmek üzere 1 - 22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ABD’nin Bretton Woods kentinde düzenlenen konferansa 45 ülkenin katılması sağlanır.
 
Konferansta ABD’nin istekleri doğrultusunda darboğazlara müdahale edecek bir para fonu ve Dünya Bankasının kurulması kararlaştırılır.
 
Yeni Para Sisteminin İşleyişi
Ekonomistlere göre IMF’nin kurulması uluslararası ticaretin engellerle karşılaşmadan gelişmesi ve istikrarlı bir ekonomik düzen kurmak içindi. Ekonomik dalgalanmaları durdurmak, kapitalist sistemi düştüğü krizlerden kurtarmak Beretton Woods sisteminin özüydü. Sistem ödemeler dengesi açık veren ülkeye yardım etmek, kısa dönemde borçlandırarak açığı kapatmak ve bu yolla ekonomiyi tehlikeden kurtarmak üzere işliyordu.
 
Tehlikeden kurtulmak için yapılacak temel şey ise; ulusal paraların değerinin düşürülerek, ihracatın arttırılıp, ithalatın kısıtlanmasıydı. Bu amaçla IMF kuruluşundan bugüne yeni sömürge ülkelere devalüasyon önermiştir. Sistemin asıl çalışma biçimi ise tek bir ekonomi halinde ABD’ye bağlanan kapitalist ülke pazarlarında dalgalanmayı önlemekti.
 
Başka bir deyişle ülke ekonomilerinin ABD’ye göre ayarlanmasıdır. Ülkeleri gezen denetleyen IMF bu ayar işlerini organize eden, sömürge ülkelerin emperyalist sisteme uyumlu işlemesini bağımlılığın ve sömürünün devam etmesini sağlamaya çalışır. Sistem ABD merkez kabul edilerek ona göre şekillenir.
 
İkinci dünya savaşında ekonomik yıkıma ve hasar kaybına uğrayan diğer batılı devletler bu yeni şekillenmeye çaresiz boyun eğerler. 1946’yı izleyen bir kaç yıl içinde tüm para birimi dolara göre ayarlanır.
 
IMF ve Dünya Bankasının kuruluşundan bir süre sonra 1950 yılında  Uluslararası Kalkınma Bankası (IDA) kurulur. IDA’nın kuruluş amacı yeni sömürgelere borç verecek kurumların sayısını arttırmaktır. 1950 sonlarında IMF ve Dünya Bankasının kredileri çeşitlenirken IDA’da düşük faizli borç veren bir kuruluş olarak şekillendirilir. IMF ve Dünya Bankasının kredileri ise proje yardımları, program yardımları şekline dönüştürülür.
 
IMF daha önce yaptığı proje yardımlarıyla borç verdiği ülkenin yatırım yapacağı alanları belirliyor, ülke üzerinde kısmi bir denetim kurabiliyordu. Yeni sömürgelerin ekonomisini bütçesini tümüyle denetleyemiyordu. Program yardımlarıyla emperyalizm borç verdiği ülkenin ekonomisi üzerinde tümüyle söz sahibi oldu. Bu tür yardımlarla borcun verilmesi ülkenin bir yıllık ekonomik programına IMF’nin vereceği onaya bağlanır.
 
IMF hükümetlerin ekonomi programlarını, bütçelerini alıyor, gözden geçiriyor, düzeltmesini istediği bölümleri düzelttiriyor ondan sonra kredi vermeye razı oluyordu. Bu yöntem geliştirilerek yeni sömürge yönetimlerinin IMF’ye kendi programlarını anlattıkları bir yerde taahhüt niteliği taşıyan Niyet Mektubu yazmaları adet haline geldi.
 
IMF işbirlikçi hükümetlerin niyetlerini uygun bulursa yeni stand-by anlaşmasına onay veriyordu.
 
IMF görünüşte dış borçlarını ödeyemeyen ülkelere yeni borçlar vererek borçların ödenmesini sağlıyordu. Ancak borçla borcun ödenmesi ülkelerin daha fazla ve sürekli olarak borçlanması ve yeni borçlar almak için de tüm yaptırımları kabul etmek zorunda kalması sonucunu doğurmaktadır.
 
IMF programlarını yürüten yeni sömürgelerin 1973’te 150 milyar dolar olan borcu, 1980’lerde 800 milyar dolara 1996da ise 1.770 milyar dolara yükseldi. Bu hızlı borçlanma emperyalizme bağımlılığın daha da artması demektir.
 
Borç vadesi geldiğinde ödeme yapamayan ülkelere bir kolaylık daha gösterilir. Borç vadesi belli tavizler-yatırım kolaylıkları karşılığında ertelenir. Ertelenen borç biriken faiziyle birlikte bir dahaki vadede yeni sömürge ülkelerin gırtlağına yapışma gerekçesi olur. Ve bağımlılaşma-kısır döngü sürekli artarak devam eder. Stand-by denen bu borçlara karşılık IMF kamu giderlerinin kısılması, ücretlerin düşürülmesi, uluslararası tekellere kolaylıklar sağlanmasını istiyordu.
 
IMF, borç batağına saplanan ülkelere kemer sıkmayı önerdi. Eğer bir ülke ödeme zorluğuyla karşılaşırsa alacaklı ülke ve bankalar bir olarak bir üst kuruluş, IMF’yi (uluslararası para fonu) devreye sokmaktaydılar. IMF tarafından ileriye sürülen ‘tedavi metotları genellikle fakir halkın alım gücünü öldürmektedir.
 
Erteleme ve faiz borçları, halkın boğazından çıkarılan lokmalarla telafi edilmektedir, yani yemek yerine ihracat politikası uygulanmaktadır. Kemer sıkma politikası genellikle sosyal huzursuzluklara neden olmaktadır.
 
İMF ve Dünya Bankası kararları
 
 
Dünya Bankasına üye olmanın ilk koşulu olarak ta IMF’ye katılmak zorunlu kılınır. Bu savaş sonrası maddi kaynak arayan ülkeleri, Dünya Bankasından alacakları yardım karşılığı IMF’ye dahil etmek için düşünülür.
 
Savaş; Avrupa’ya yıkım getirirken, sömürge ülke ekonomileri de çökme noktasına gelir. Konferansta IMF’nin kuruluşuna karşı çıkan tek devlet SSCB olur. Konferansta 44 ülkenin onayıyla kuruluşuna karar verilen IMF ve Dünya Bankasının faaliyete geçmesi savaş sonrasına bırakılır.
 
Bretton Woods konferansının önemli bir kararı da tüm uluslararası ticarette doların temel para birimi olarak kabul edilmesiydi. Bu kararla ABD kapitalist kamp içinde üstünlüğünü belirlemiş olur.
 
IMF ve Dünya Bankası kararları!
 
Modeller-Paketler-Programlar IMF kurulduğu yıllardan günümüze yeni sömürgeleri kalkındırmak adına paketler, modeller üretmiştir. 1950 ve 60’larda uygulanan modelin adı kalkınmacı modeldir. 1980’lerde uygulanan modelin adı ise, ihracata dayalı kalkınma modeli olur.
 
Uygulanan programa yapısal uyum programı, uygulanan paketlere de ekonomik istikrar paketi denir. Ancak bu ekonomi politikaları 1947 yılından beri uygulanmasına rağmen IMF’nin iddia ettiklerinin tam tersi olur. Ekonomik kalkınma bir türlü gerçekleşmez. Ama yeni sömürgelerin emperyalizme bağımlılığı artar. Yoksulluk büyür. Yeni sömürgeler krizden, bunalımdan kurtulamazlar.
 
IMF’nin tedbirleri, acı reçeteleri hastalığı daha da beter yapar. Çünkü IMF’nin önerdiği programlar, aldığı tedbirler ekonominin düzelmesiyle ilgili değil, yeni sömürgelerin borçlarını düzenli öder hale getirmek içindir.
 
IMF’nin önerileri teorik olarak ülke ekonomilerinin ödemelerdeki dengelerine yardımcı olmalı ve borçlu ülkenin ekonomisini sıhhate kavuşturmalıdır. Pratikte ise bunun tam tersi meydana gelmektedir. Halkın alım gücünün azalması işsizliği artırmaktadır. Yüksek faiz oranları küçük ve orta esnafı iflasa sürüklemektedir... Kalkınma yalnız belli bir sınıfa hizmet etmektedir. 
 
Kamu harcamalarının kısılması, işten çıkarmalar, özelleştirme ile ülke zenginliklerinin satılması, düşük ücretler hepsi emperyalizme kaynak aktarmak için yapılır. Ne enflasyon düşer ne da halkın durumunda bir düzelme olur. İMF’nin yeni sömürgelerde çevirdiği bu çark sonuçta dünya egemenlerinin kasasını doldurur.
 
IMF’nin adı değişen program ve uygulamalarının sonuçları tam bir felakettir. Açlık yoksulluk tüm dünyada artmıştır. Açlıktan ölümler, salgın hastalıklar, savaşlar, ayaklanmalar IMF programlarının doğrudan sonuçlarıdır. 
 
Afrika’nın bir çok yerinde açlıktan ölümler arttı, yoksullaşma büyüdü.
 
1990’lardan beri uygulanan IMF programlarının sonucu fiyatların astronomik artışı, işsizlik, ücretlerde düşüş ve hızla artan yoksulluk oldu.
 
Asya, IMF politikalarının yıkıma yol açtığı yerlerin başında geliyor. G. Kore, Endonezya, Malezya ve Singapur’da IMF politikaları ekonomileri yıktı. Açlığa yoksulluğa terk edilen milyonlar sokaklara döküldü. 
 
Dünyanın her yerinde IMF’ye karşı tepkiler yükseliyor. Ancak egemenlerin İMF’si yine bildiği yolda yürüyor.
 
IMF Başkanı, Türkiye ile görüşmelere ilişkin olarak, Eğer ihtiyaçları olursa bizle görüşürler… Krizin bitmiş olduğunu söylemenin mümkün olmadığını açıkça söylüyor.
 
Peki Türkiye geçmişten bugüne nasıl bir IMF ilişkisi sürdürdü. Ona da bakmak gerekir.
 
Ülkemizde 12 Eylül darbesinin en önemli nedenlerinden biri ekonomideki durumdu. Küresel sermayenin İMF ve Dünya Bankası’nın kapsamlı kararları, Türkiye’de uygulanmaya başlanacaktı. Bu kararlar bilinen adıyla 24 Ocak kararlarıdır. Ancak bu kararların uygulanmasında sorunlar yaşanıyordu. Terör olayları, işçi sendikalarının direnişi, kitle örgütlerinin grevleri ülkeyi sarmalıyordu. Ve 24 Ocak kararları siyasi otorite tarafından istenildiği gibi uygulamaya konulamıyordu.
 
Kararları planlayan Turgut Özal ve ekibi askeri darbe sonrası yönetime getirilir. Ekonomiden sorumlu bakanlık ile askeri yönetim altında kararlar, uygulanır. Sendikalar dağıtılır, kitle örgütleri kapatılır, partiler kapatılır.. Muhalif olan kim varsa etkisizleştirilir.
 
IMF kararları bugün de siyasi iktidar çoğunluğu baskısı ile uygulanmaktadır.
 
Kısaca; Kriz paket, çözüm öneri ile insanlar oyalanmaya devam ediyor.
 
Yarın; IMF’nin ipleri kimin elinde
.
IMF’nin ipleri kimin elinde!
 
Washington’daki IMF merkezinde dünyanın her yerindeki yeni sömürgeleri denetleyen 100’ün üzerinde masa şefi vardır. Kimisi bir Afrika, kimisi bir Asya ülkesinden sorumludur.
 
Masalarında sorumlu oldukları ülkeye ait her türlü bilgi vardır. Bilgileri değerlendirir diğer masa şefleriyle ortak toplantılar düzenlerler. Bu toplantılar bir anlamda tüm yeni sömürgelerin masaya yatırıldığı, planların yapıldığı, sömürge valilerinin genel toplantısıdır.
 
Dünya Bankası yetkililerinin de katıldığı genel toplantıda hangi ülkede nasıl bir ekonomi politikası izleneceği, tekellere ne kadar kaynak aktarılacağı, ne kadar yatırım yapılacağı belirlenir. Toplantıda belirlenen kararlar rapor haline getirilerek masa şeflerinin çantasına konur. Her biri ayrı bir sömürgenin valisi gibi çalışan masa şefleri bu raporlarıyla işbirlikçi hükümetlerin karşısına dikilirler.
 
Neler yapılacağını detayına kadar anlatıp, hükümetlere bu doğrultuda politika izlemesini buyururlar. Sonraki günlerde verilen ödevin nasıl yapıldığını izlemek için yeni sömürgelerini ziyaret ederler. Gerek görürlerse maaşları azaltın, vergileri arttırın, özelleştirmeleri yapın gibi yeni emirler verirler.
 
Sömürünün iki kilit ismi olan IMF ve Dünya Bankası böyle çalışır.
Bu iki kurum tüm yeni sömürgelerin ekonomi politikasından sorumludur. Emperyalist merkezlerde biriken tüm sermayeyi kullanma yetkileri vardır. Bankaları, kredi kuruluşlarını yönlendirirler. Bir yeni sömürge ülke eğer borç arıyorsa IMF ve Dünya Bankasının kapısını çalmak zorundadır.
 
IMF’ye üye olan her ülke ekonomik gücüne göre bir kota payı yatırmak zorundadır. Üye olan her ülkenin yüzde 25’i altın, yüzde 75’i ulusal para biçiminde yatıracağı miktarı o ülkenin ticaret hacmine, milli gelirle ve uluslararası rezerv miktarına göre belirlenir. Yatırılan bu kotanın miktarı aynı zamanda o ülkenin oy hakkını ve kredi çekme sınırlarını belirlemektedir.
 
IMF ve dünya Bankasında bir ülkeye bir oy sistemi geçmez. Her ülke kotasına göre oy hakkına sahiptir. IMF içinde ABD yüzde 23, İngiltere yüzde 10, diğer emperyalist kapitalist ülkeler yüzde 40, çoğunluğu oluşturan yeni sömürge ülkeler ise toplam yüzde 27 kota payına sahiptirler. Oyların çoğunu ellerinde tutan emperyalist ülkeler IMF politikalarını da belirlerler.
 
İdare Meclisi IMF’nin faaliyetlerini sürdüren yönetim kuruludur. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya yönetim kurulunun daimi üyeleridir. Diğer üye ülkelerden seçilen direktörler ise kotaları kadar konuşma hakkına sahiptirler. Dolayısıyla yönetim kuruluna kim seçilirse seçilsin asıl yönetim sürekli olarak dünya örtülü egemenleridir.
 
IMF yetkililerinden Davison L. Buddhoo’nun 1989 yılında yazdığı 15 Temmuz tarihli Cumhuriyet’te yer alan istifa mektubundan; Beş yıl kadar önce Başkan Reagan bize, Üçüncü Dünyayı kapitalizmin çarkının serbestçe döneceği yeni bir alan yapmamız konusunda sıkı bir talimat vermişti.
 
Ve biz o zaman ne büyük bir sevinçle, ne büyük bir görev duygusuyla işe atılmıştık. 1983 yılından sonra yaptığımız her şey ya güney yarım küreyi özelleştireceğiz ya da öleceğiz kararlılığına dayanıyordu. İşte bu amaca ulaşabilmek için biz, 1983-1988 yılları arasında Latin Amerika ve Afrika’da alçakça, ekonomik bir tımarhane yarattık. Diye itiraf ediyordu.
 
İstanbul toplantısında ki itiraflar farklı değil elbette!
 
IMF Başkanı, Kriz gelişmiş ülkeleri eş zamanlı olarak vurdu. Düşük gelirli ülkeleri de eş zamanlı olarak etkiledi ancak çıkış, ülkelere göre değişecektir. Bazı ülkeler daha erken düzelirken, bazıları için bu süreç daha uzun olacaktır. Ancak her durumda, şimdiden başlayarak, 8-10 ayın geçmesi gerekecektir.
 
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick de, kriz sırasında Orta ve Doğu Avrupa'da Avrupa Yatırım Bankası'nın önemli bir rol oynadığını söyleyerek, birbiriyle örtüşen politikalar izlediklerini.. bazı bölgelerde kazandıkları tecrübeleri başka bölgelerde de kullanabildiklerini bölgesel kalkınma bankaları ile daha derin ilişkiler kurabileceklerini anlattı.
 
Kriz, IMF-Türkiye
 
Küresel ekonomi açısından ülkeler kritik bir süreçten geçiyor.. Uzun zamandır krizi önce finans krizi ardından ekonomik bir kriz olarak hemen her ülke yaşıyor ve çıkış arayışları var. Çok karamsar bir tablo çizeni de var iyimser düşüneni de!
 
Krizin ortaya çıktığı günlerden bugüne kadar olan süreçte uluslararası camia iyi bir işbirliği gösterdi. Bu ortak tavır emperyalist batının sömürü çarkındaki arızaları giderme çabalarıdır..
 
Alınan tedbirlerin sınırlı da olsa olumlu sonuçları gelmeye başladı, bundan sonra da yapısal reformlara odaklanmak gerekiyor. Yaşanan küresel kriz hepimiz adına son derece anlamlı mesajları da ortaya koydu.
 
Yıllardır görülmeyen hususlar artık göz ardı edilemeyecek bir noktaya ulaştı. Çok ağır bedeller ödeniyor ve ödemeye devam edilecek. Yaşananlardan ders almazsak daha ağır bedeller ödenecek gibi.
 
Yaşanan kriz mali piyasalardaki risklerin yeteri kadar takip edilemediğini gösterdi. Bu kriz sürecinde küresel krizlerin gelişmiş ülkelerden de kaynaklanabildiğini ve sınır tanımadığını görülmüştür.
 
Politika yapıcıların önümüzdeki dönemde çok güçlü bir liderlik göstermesi gerekiyor. İşsizliğin arttığı ve refahın azaldığı bir ortamda hükümetler kamuoyu ile samimi bir duruş sergilemek ve şeffaf olmak zorunda.
 
Hükümetler işbirliği ruhunu zedeleyecek olaylardan kaçınmalı. Artan rekabet korunmacı eğilimleri tetikliyor, ancak buna kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Küresel kriz herkese göstermiştir ki küreselleşmenin neden olduğu ekonomik refaha rağmen halen yoksulluğun önüne geçilemedi.
 
Dünyanın bir kısmında inanılmaz bir israf, diğer tarafta bir avuç pirinç bulmak imkansız hale geldi. Bir yerde refah artarken, bir yerde sefalet arttı.
 
Bir tarafta 3G, 4G teknolojileri, diğer tarafta hayatı boyunca 'alo' dememiş çok fazla insan var. Bunun sürdürülebilir olmadığı bir gerçektir.
 
Yaşadıkları sıkıntıları Kapitalizmin vahşi yüzü olarak nitelendiren insanların sayısı çok fazla.
 
Küresel bir köy olan dünyamızın bir köşesinde yaşanan terör, fakirlik, hoşgörüsüzlük, küresel boyutta etkiler meydana getirebiliyor.
 
Geçtiğimiz yüzyılda bu adaletsiz manzara, savaşlara, suça, göçe, çevre katliamına dönüştü. Yeni yüzyıla girerken herkes barış yüzyılı olacak dediler. Ama savaşlar devam ediyor.
 
Bu yüzyılda da bunların çok daha büyük bir krize dönüşmemesi için tedbir almak zorundayız.
 
Bunları kim söylüyor: Türkiye başbakanı! Peki ama kendi ülkesini 7 yıldır acaba kim yönetiyor?
 
IMF ve Dünya Bankası’nin; İstanbul'da yapılan toplantıda, krizden çıkış için ne gibi kararların aldığı belirsiz.. Kapalı kapılar ardında alınan kararların küresel krize karşı kapitalist sistemin bir kez daha dünyanın para kontrolünü yeni işleyişe bağlayacağı görülüyor.
 
Türkiye ne yapıyor dersiniz?
 
Hiççç ne yapacak sadece ev sahipliği yapıyor o kadar…
 
Başka ne yapabilir ki? Askeri güvenliğini Pentagon-Brüksel’e, siyasi kararlarını Brüksel’e,  dini kararlarını Vatikan’a, parasal kararlarını İMF ve dünya bankasına teslim etmiş bir ülkede kim hangi kararı ne şekilde alıp uygulayabilir ki!
 
Sonra da açılımlarla halkı meşgul ediyorlar.  Tabi ki ekonomi de açılım değil, sosyal dokuyu parçalayacak açılımlar. Halkın gerçekleri görmesini önlemek, uyuşturmak için bundan daha etkili silahlar var mı elbette var. Franco da üç F ile halkı kilitlemişti. Fieste, Futbol ve Fatime..
 
AKP iktidarı da halkı, biat kültürü ile kilitlerken, türban, özgürlük, açılım kullandığı sözcükler! Başka!
 
Günün Sözü: Olanları ibretle seyretmek ayrı engel olmaya çalışmak ayrıdır. Sen ikincisini seç.
Prof.Dr.Nurullah AYDIN
KÖKTÜRKLER