SİVİL CUNTA ANAYASASI MI?
PARTİ / SİVİL CUNTA / DİKTATÖRLÜK

Yazan:Av.Ayça SEZER/KÖKTÜRKLER
Benim bir iddiam var.
Diktatörlerin büyük çoğunluğu sivillerden çıkar. Ama diktatörlerin hemen hepsi kendilerini sonradan asker ilan ederler.
Şimdi aslında bir tartışma açıyorum ben. Ve söze 1961 Anayasası ile başlıyorum.
Bir zamanlar 1961 Anayasası’ nı yapanlar nasıl ki asker üniformalı oldukları halde Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’ nin en demokratik anayasasını yapmışlardı ise, bugün AKP’ de üzerindeki o sivil üniformalar ile bu ülke tarihinin en totaliter Anayasasını yürürlüğe koymaya çalışmaktadır.
Zira bir anayasa’ nın sivilliği onu yapanların üniforma durumu ile değil ancak zihniyetleri ile ölçülebilir.
Ve biliyoruz ki dünyanın en büyük diktatörlerinin çoğu askerlerden değil sivillerden çıkmıştır.
Bakınız; Adolf Hitler asker kökenli değildi.
Benito Mussolini de asker kökenli değildi. Hatta asker kaçağıydı.
Josef Stalin” de değildi.
Saddam Hüseyin, Nikolay Çavuşesku, Mao Zedong da asker değillerdi.
Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu adamların hepsi de parti kökenli kişilerdir.
Çünkü tarihi bir gerçek hep şuna işaret eder.
Diktatörlük; Sivil insiyatifin kimyasının bozulmasıdır aslında.
İşte bu sebeple omzunda apolet olan herkese diktatör deyip geçmeden önce biraz tarih okumakta fayda vardır.
Aslında benim de bu yazıdaki amacım, askeri yönetimleri savunmak veya asker hegomanyası talep etmek değil.
Asıl hedefim; Asker elinden çıkan her şeyi diktatörce tanımlayan laf kalabalıklarına pabuç bırakmamayı tavsiye etmektir.
Bu laf kalabalıklarında bizlere kurulmuş bir tezgâh, bir oyun vardır aslında.
Nihayetinde diktatörlük denen kavram her şeyden önce “parti hegemonyası ve parti propagandası” çerçevesinde döner.
Amaç; Partinin ve manifestonun ebediliği, mutlak otoritesi, kutsiyetidir.
Hâlbuki Parti denen şey en nihayetinde sivil bir kurumdur.
İşte sorun da burada başlar zaten.
Yapı olarak sivil insiyatifi temsil eden bir kurumu, tek ve yegane statüko yapmaya çalışmak diktatörlük denen “yönetim anormalliğini” başlatır.
Bu çarpık yapılanma, sivil insiyatifin üstünde durmaz ve anarşistleşir.
Bu noktada devletin diğer kurum ve yapılanmaları ile çatışmaya başlar.
Çatışma sonucu, anarşist yapı başarıya ulaşınca da bunun adına sözlük deki tarifiyle; Diktatörlük deriz zaten.
İşte ben bu noktada öncelikle bu kavram karmaşasına son vermek istiyorum.
Askeri yönetimlere doğrudan diktatör demek Türk politik malzemelerinde kullanılan yıllanmış bir argümandır.
Gerçekte ise yukarıda saydığımız şahıslarla da örneklendirdiğimiz gibi, tüm gerçek diktatörler ekseriyetle parti kökenlidir.
Bu yanıltmaca; Cumhuriyetin ilk kuruluşunda rol alan kurucu askeri insiyatifi, diktatör olarak göstermek eğilim ve komplosunun marifetidir.
İşte bu sebeple ben bu anayasanın içeriğinde olan; “Yargıyı iktidar partisinin denetimine sokma, partiyi ileride oluşabilecek tehlike ve kapatılma risklerine karşı koruma altına alma, parti mensuplarına çifte standart uygulama, devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte parti mensuplarından hâsıl bir hale getirme ve benzeri tüm cabaları” mevcut iktidar partisinin diktatör eğilimleri olarak görmekteyim.
Ve bunu yukarıdaki örneklerle delillendirmekteyim.
Sonuçta varılan noktada; Türkiye’de her Anayasa’ nın bir ismi oluyor.
1921; Yumuşak Anayasa, 1924;Cumhuriyet Anayasası,1961; İhtilal,1982; Darbe ve
2010; AKP Anayasası olarak anılıyor.
Bu Anayasaya; AKP Usulü Sivil Cunta (!) Anayasası demek istemiyorum.
Ancak yargıyı zapturapt altına almanın şimdiye kadar cuntanın bile aklına gelmediğini de bir grup dinciden demokrat yaratılamayacağını da ve hülasa-i kelam tuz ve nar ekşisi ile pasta yapılamayacağını da aynı mantık ile çok iyi biliyorum.