HUKUK VE YARGI AYAKBAĞI MI?
Yazan.Prof.Dr.Nurullah AYDIN/Köktürkler
Yargıtay Başsavcısı bir açıklama yaptı ve üniversitelerde türbanın serbest bırakılması ile siyasi partilerin bu konudaki girişimlerinin devrim yasalarına ve anayasaya aykırı olduğunu söyledi. Tartışma çok boyutlu hale geldi.
Vay, efendim sen misin söyleyen?
Kimi Başsavcı’yı haddini bilmemekle suçladı, kimi şov yapmakla... Kimisi ise, Sen de kim oluyorsun? diyerek, Meclis‘ten özür dilemeye davet etti.
Bu ülkede ülkeyi yöneten bu kişiler acaba Anayasa’yı hiç mi okumuyor?
Eğer okusalardı, en azından laiklik konusunda tüm partileri uyaran Yargıtay Başsavcısı’na, Sen de kim oluyorsun? diye sorabilirler miydi?
Bakın hâlâ yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen 138’inci maddesinin dördüncü fıkrası ne diyor?
“Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Bunun yanında; Türbanın üniversitelere girmesi konusunda daha önce verilmiş mahkeme kararları var mı? Var! Yargıtay kararları...Anayasa Mahkemesi kararı...Ve yasa hükmündeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin kararı ortada!
Yargıtay Başsavcısı da bu kararları göstererek diyor ki,“Bu kararlar ortadayken türbanı üniversiteye sokamazsınız...”
Siyasi iktidar yetkilileri hala koro halinde bağırıyor, Sen kim oluyorsun?
Oysa; Anayasa, Yargıtay Başsavcısı‘nın ve mahkemelerin “kim” olduğunu da düzenlemiş:
Anayasa’nın 69. maddesi şöyle;
“Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.
Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.”
68’inci maddesinin dördüncü fıkrası ise;
“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve LÂİK cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz...”
Demokrasilerde kimse dokunulmaz değildir...
Demokrasilerde ülke, kimsenin babasının çiftliği de değildir...
Demokrasilerde yasama da yargılanabilir, yargı da, yürütme de...
Çünkü gerçek demokrasilerde hukukun üstünlüğü tartışılmazdır!
Tüm bu nedenlerle; önceki gün ve dün demokrasi ve özgürlük kahramanlığına soyunup, Yargıtay Başsavcısı’na Sen de kim oluyorsun diyenler, eğer onun varlığından rahatsızlarsa, hiçbir uyarı, denetim istemiyorlarsa, amaçları ülkeyi kafalarına göre yönetmekse, yapacakları şu:
Anayasa’da yine bir değişikliğe giderler ve yukarıdaki maddeleri iptal ederler... Yargının; yasama ve yürütme üzerindeki denetim yetkisini elinden alırlar!
İlginç olan; Yargıtay Başsavcısı‘nın konuşmasından rahatsız olanlar, bir gün önce Anayasa Mahkemesi Başkanı‘nın konuşmasına çok sevinmişlerdi...
Oysa ikisi de yüksek yargı üyesi...
Yargıçlar ve savcılar konuşamaz diye bir kural varsa. o zaman Yargıtay Başsavcısı‘na kızanların, Anayasa Mahkemesi Başkanı‘nı da en azından alkışlamamaları gerekmez mi?
Günün Sözü: Hukuk kuralları değil de otoritenin kuralları egemen olmaya başlamışsa devletin kaosa gitmesi kaçınılmazdır.
CUMUHURİYET, DEMOKRASİ VE ASKER!
Askere yönelik yürütülen her operasyon, birilerince, cumhuriyet ve demokrasinin yerleşmesi olarak algılanıyor, yorumlanıyor. Gerçekten öyle mi?
Bakın; Klasik cumhuriyet kavramında; insan hakları fikri bulunmamaktadır. Bu ilk defa 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'yle ortaya çıkmıştır. O da 1776 Amerikan Bildirisi'nden esinlenmiştir. Fakat Fransa'da Jakoben cumhuriyeti kendi bildirisini pek kolay benimsememiş, ancak yüz elli yıl sonra anayasasına koyabilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda da insan hakları cumhuriyetin temel ilkeleri arasında yer almaz. Bireyin devlete karşı birtakım haklar öne sürmesi cumhuriyet geleneğinde pek görülmez. Bugün ise insan hakları konusunda yeterli bir duyarlılık olduğunu söylenebilir.
Cumhuriyetin kuruluş ortamında bir Haklar Bildirisi söz konusu olmadığı gibi, vatandaşlar için asıl vazifeler vurgulanmıştır. Yargı felsefesi de buna göre oluşmuştur.
Türkiye'deki hakimlerde daha çok devleti koruma içgüdüsü, Avrupa'dakilerde ise daha çok bireyin düşüncesini koruma anlayışı var. Yasalardan çok hakimlerin zihniyeti değişmelidir.
Böyle bir yargı felsefesine tarafsız denilebilir mi? Halbuki Türkiye değişiyor; hem orta sınıflaşmanın, hem farkındalığın gelişmesiyle, artık insanlar liberal demokrasilerdeki hak ve hürriyetleri talep ediyor.
Birçok sorunumuzun temelinde bu sancılı değişim var. Yargının öbür tarafa da savrulmadan, tarafsızlığı felsefi olarak benimsemesi hem toplumsal huzur için hem cumhuriyetin daha kucaklayıcı yönde evrimleşmesi için bir zorunluluktur.
Bu sebeple yargı reformu hem bağımsızlığı, hem tarafsızlığı güçlendirecek nitelikte olmalıdır. Ne iktidarın, ne muktedirlerin etkisinde kalabilecek, ne de geleneksel taraflığını sürdürecek, bağımsız ve tarafsız bir yargı gerekli ve zorunludur.
Askeri eğitime hâkim olan emir, kesinlik, harekât, güç kullanma gibi kavramlardır. Elinde de silah vardır. Toplumsal hayatın akışkanlığıyla ve çeşitliliğiyle bağdaşmayan ve gerçekten sıkı disiplinli olması gereken matematiksel askeri düşünce, kışladan dışarı çıkarsa neler olabileceğinin örneklerini saymaya gerek var mı?
Bu örneklerin hepsinin temelinde, toplumu ve siyaseti cumhuriyet idealizasyonuna uydurmak için zor kullanma vardır.
Halbuki hak ve özgürlükleri talep etmeye başlamış bir toplumda bu mümkün olmadığı gibi, çekeceği tepkiler de orduyu yıpratmaktadır.
Milli varlığımızın temel kurumlarından biri ordudur, yıpranmamalıdır. Ordu, geleneksel müdahaleci ideolojisini gözden geçirmeli ve vazifesini profesyonel alana odaklamalıdır. O zaman cumhuriyet de, demokrasi de, ordu da daha sağlıklı ve güçlü olur.
Biz aşırılıklara savrulmadan, itidali kaybetmeden, arabayı devirmeden başarabilmeliyiz.
Demokrasinin vazgeçilmez unsuru, muhalefettir ve dolayısıyla muhalefetin örgütlendiği siyasi partilerdir.
Siyasi Partiler Yasası seçilmiş krallar yaratıyor. Bir partinin genel başkanı, aday listelerini istediği gibi düzenliyor/düzenletiyor. Seçilenler onun ağzına bakıyor. Çünkü bir sonraki seçimde, aday listelerinin üst sıralarında yer alabilmek için liderin suyuna gitmek gerek.
Lider kendisini seçecek olan örgüt mensuplarını da kendi iradesiyle düzenliyor. Hele lider Meclis çoğunluğuna sahip iktidar partisinin başındaysa hem yasamada hem yürütmede tek adam rolünü üstleniyor.
Yine; Yargı reformu diye sunulan proje referandumla kabul edildi ama bakan ve müsteşar üyeler nedeniyle yargıya da gölgesi düşüyor
O halde demokrasinin bütün kuralları ve kurumlarıyla işlemesi için bu seçilmiş krallar üreten siyasi partiler hukuku kesinlikle değişmelidir.
2010 Türkiye’sinde tabular yıkılmakta, hukuk herkese dokunmakta. Özellikle asker kesiminde bu daha da belirgin. Sadece darbe dosyaları nedeniyle değil, yüz kızartıcı, akçeli konularda da asker yargılanmakta. Bir kuvvet komutanının akçeli suç nedeniyle rütbelerinin sökülüşü ve hapis yatışı bunun açık örneği...
Peki ya seçilmişler? Dokunulmazlık büyük sorun. Meclis’te 700’ü aşkın dokunulmazlığın kaldırılması dosyası var. Biri bile işleme konmadı. Dokunulmazlığın sadece kürsü ile sınırlı kalması adi suçların dokunulmazlık dışında bırakılması gerekir.
Kısacası demokrasi-cumhuriyet, asker vesayetine karşı olarak sadece iktidara yontan nalıncı keseri gibi olmamalı.
Günün Sözü: Mutlak ideale ulaşılmak amaçtır. Bunun için çaba göstermek gerekir.
CUMHURİYET ve DEMOKRASİ!
Türkiye bir kesim cumhuriyet kavramını demokrasi anlamında kullanırken bir diğer kesim aynı şey olmadığını ileri sürmektedir.
Gerçekte Yunanca kökenli demokrasi' (=demos + kratie), Latince kökenli "republic" (=rex + publica) ne anlama geliyorsa, Arapça kökenli cumhuriyet (cumhur=halk; cumhuriye = halk yönetimi) de aynı anlama gelmektedir.
Cumhuriyet’in demokrasi olmadığı, ya da Cumhuriyet’in demokrasi olduğunu iddiasını ortaya atanların ve onları destekleyenlerin düşünce ve amaçları kavram kargaşası yaratmak mıdır? Her iki yaklaşım da olanlara göre bu yaklaşım, cumhuriyet ya da demokrasi dışımıdır?
Soğuk savaştan sonra açılan Yeni Sömürgecilik döneminde özellikle aydın kesime ve gençliğe yönelik yoğun bir yerli ve yabancı propaganda saldırısı başlamış, cumhuriyet ile demokrasinin ayrı şeyler olduğu, Türkiye'de demokrasi değil cumhuriyet kurulmuş olduğu yolundaki bir düşünceyi yayma çabası içinde olunmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti devletini zayıf düşürmeyi amaçlayan bu propagandanın yanlışlığını ve gerçekte demokrasiyi savunmak şöyle dursun, demokrasinin temellerini yıkmayı amaçlayan bir çaba olduğunu belirtmek gerekir.
Saddam ya da Humeyni kurduğu yönetim biçimine cumhuriyet dedi diye"cumhuriyet" kavramı, onların yönetim biçimiyle özdeşleşmiş oluyor ve böylece değerden düşüyor Sosyalist kampın çöküşünden önce örneğin Bulgaristan'da Jivkov'un, Polonya'da Jirinovski'nin, Romanya'da Çavuşevsku'nun siyasal düzenlerine halk demokrasisi dediğine bakarak demokrasi kavramını da dışlamaları gerekirdi. Kişiler rejimine cumhuriyet adını verdi diye cumhuriyeti değersiz görenlerin, Marksist diktatörlüklerin yönetimlerine demokrasi demeleri karşısında demokrasi kavramını da dışlamaları gerekmez mi?
Cumhuriyete açık ya da örtülü saldıran bu kesim, Türkiye için 2. Cumhuriyet adını önermiş, başka bir ad bulamamışlardır. Kendilerine de 2. Cumhuriyetçi demişlerdir. Madem Cumhuriyet demokrasi değildi, neden önerilerini başka bir ad altında yapamıyorlar? Bunlar Numaracı cumhuriyetçi, yani yalancıktan cumhuriyetçi adı takılmış durumda.
Demokrasi ve cumhuriyet kavramlarıyla kendilerini adlandıran, gerçekte ise bu kavramların her ikisinin de anlattığı ulusal egemenlik, halkın özgürce seçip değiştirdiği ve halka karşı hesap veren ve insan haklarına saygılı olan yönetim ilkesine aykırı davranan yönetimler her yerde görülmektedir.. Irak'ı en insanlık-dışı biçimde işgal edip baştan sona yıkan sömürgeci ABD ve onun işbirlikçisi AB, Irak'a demokrasi götürdüğünü söylemiyor mu?
Bir kavram, içeriği ile hiç tutarlı olmayan amaçlar için kılıf olarak kullanılıyor diye, o kavramdan vazgeçmenin doğru bir yol olmadığı açıktır.
Cumhuriyet kavramı, halkın kendi yönetimini kendisinin belirlemesi ilkesinin devlet başkanlığı, parlamento, hükümet kuruluşu, seçim düzeni, anayasa, anayasa yargısı, yönetsel yargı, gibi siyasal kurumlarından söz ederken kullanılmasına karşılık, demokrasi kavramı daha çok bireysel yurttaşın insan ve yurttaş hak ve özgürlüklerinden söz edilirken kullanılmaktadır. Bu durum iki kavramın birbirine karşıt ya da çelişik anlamlar taşıdığını öne sürmeye gerekçe yapılamaz. Her iki durumda da aynı özgürlük, eşitlik, insan hakları ve hukukun üstünlüğü düzeni anlatılmaktadır. Parlamentonun, seçim hukukunun, Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin, hükümetin kuruluş düzeninin, birey hak ve özgürlüklerinin güvencede bulunmasıyla doğrudan ilişkili olduğu açıktır. Bireyliğin çiğnendiği yerde de yargı bağımsızlığı, anayasa üstünlüğü, özgür seçim, bilim özgürlüğü olamayacağı kuşku götürmez.
Demokrasi her ideolojinin, her alt kültürün, her tür yaşam anlayışının kendisine yer bulabildiği, özgür bir sivil toplumsal yapının kimlik özelliğidir. Aksi takdirde sivil toplum tek sesli bir topluma dönüşür ve müdaheleci devletle özdeşleşir. Demokrasinin başka seslere, başka kültürlere, başka etnik gruplara yer verici niteliğine karşılık, cumhuriyet bu başkalıklarda hep düzeni sarsıcı gelişmelerin ayak izlerini arar ve demokrasiyle cumhuriyet arasında adı konulmamış, örtülü bir çatışma sürer gider.
Cumhuriyet’inde, demokrasi’nin de kendi kurallarına göre işlemesi ve işletilmesi gerekir.
Günün Sözü: Gelişme ve değişme, sağlıklı dönüşümle sağlanır.
CUMHURİYET ve TÜRK AYDINI!
Türkiye aydını; batı edebiyatını iliklerine kadar bilmekle kalmıyor 15. yüzyıl Fransız şairlerinden François Villon’u, Charles d’Orleans’ı bilmekle kalmıyor bazı ballad’larını ezbere okur. Yine Arap şair yazar ve bilginlerinin hikayelerini, İslam alimi diye hurafeleriyle bilir, anlatır, yazar, çizerler. Bu derece Tarihe, dine, ilme, şiire düşkün olan ilerici ve değerli aydınlar, klasik Türk büyüklerinden o dönemde yaşamış kaç şair ya da bilim adamı sayabilir? Cevap hiçtir. Zira o aydınlıkçıdır, İslam allamesidir, maziyle ilgilenmez, gözü ya gelişmiş Batılı ülkelerin yüksek değerlerinde ya da İslam adına Arapçılığın 7.yüzyıl algısını yansıtmadadır.
T.C.’nin en büyük talihsizliği inkılapçı bir aydın kadrosunun olmayışıdır.
Bugün de yaşanan dramın nedeni budur.
Oysa; Cumhuriyet bu ulusun tartışılmaz değeridir. En temel ortak noktadır.
Sağcısından solcusuna, dincisinden darbecisine, kendi siyasi görüşlerini tüm topluma kabul ettirmek için mücadele eden birçok grup gördüm bugüne dek.
Cumhuriyeti kaldıralım diyen yoktur. İyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz, haklı ya da haksız... Bıkış açısına göre değişir ama şurası kesin: Hepsi ne yapmak istiyorsa cumhuriyet içinde yapmak istiyordu.
Peki, niye cumhuriyet, onun uygulanış biçimlerinden biri ve herhalde en iyisi olan demokrasi ile karşı karşıya getiriliyor?
Fransız Regis Debray'ın makalesi Cumhuriyetçi misiniz, Demokrat mı? başlıklı. 1989'da Nouvel Observateur dergisinde yayınlandığında yoğun tartışmalara neden olmuştu.
Cumhuriyetin, demokrasi ile taçlanmasını istemeyenlerin derdi nedir?
Debray’a göre; "Cahil insanlardan meydana gelen bir cumhuriyet, kare şeklinde bir dairedir, çünkü cahil özgür olamaz, kanunların kaleme alınmasına iştirak edemez veya kanunlardan haberi olamaz. Buna karşılık halkının yüzde ellisinin okuma yazma bilmediği bir demokrasiyi düşünmek kesinlikle imkansız değildir." İşte ölçütleri bu... Mantıkları böyle işliyor: Kanunları kaleme almak ya da onlardan haberi olmak...
Bunları yapabiliyorsan cumhuriyetin gözde vatandaşısın... Yapamıyorsan cumhuriyetin sözde vatandaşısın.
Şu ülkede yaşamak... Üretmek... Vergi vermek... Aile kurmak... Çocuk yetiştirmek... İcabında savaşa gidip canını vermek...
Bunların hiçbiri Türkiye’de Debray gibi düşünenlere yetmiyor. Onlar için birinci şart: Kanunları yazmak ya da yazmasan dahi onları anlamak... Bunun için de okula gitmek. Eğer okula gitmedinse o zaman cumhuriyetin katılanı değil, ancak alkışçısı olabilirsin.
Demokrasi ise okumuş-okumamış ayrımı yapmadığı, herkese oy hakkı verdiği, herkesi kucakladığı için cumhuriyete aykırı bir uygulama oluyor.
Bu anlayışı kabul etmek olanaklı mı? Bence hayır!
Çünkü o zihniyet, cumhuriyetin has vatandaşı olarak hukukçuları işaret ediyor. Öyle ya, kanunları yazan, onları anlayandan da üstündür! O has vatandaşları besleyen kimlerdir? Beğenmedikleri, aşağıladıkları, küçümsedikleri sıradanlar.
Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir sözü aynı zamanda sıradanları içerir.
Cumhuriyetin vatandaşları arasında, birinci sınıf olanlar ve diğerleri ayrımı yaratmaya çalışanlar, bir de kendilerine cumhuriyetçi diyebiliyorlar!
Cumhuriyet; özgürlük, yaşamı sorgulama, ülkenin ve bireylerin geleceğini güvence
altına almak, halkın iradesine saygı göstermek olduğunu, aynı zamanda güçler ayrılığı ilkesinin içselleştirilmesi, zulme karşı başkaldırı, kimsesizlerin kimsesi olmak, özgür, bağımsız birey yaratmak anlamına da gelir.
Cumhuriyet; bireyi kulluktan çıkarıp özgür hale getirdiğini, güçler ayrılığı ilkesinin yanında medyanın bağımsızlığını sağlamıştır.
Cumhuriyet aynı zamanda Atatürk’ün gençliğe hitabesini bilmek, okumak ve içselleştirmektir. Cumhuriyet onun içindir ki düşüncede genç olmak demektir, Cumhuriyet, uygarlık kültürünü topluma yaymaktır, sanatı, sanatçıyı yüceltmektir. Cumhuriyet, toplumun ahlaki değerlerini yüceltmek, değer yargılarına saygı duymak demektir. Cumhuriyet, uygarlaşma ve çağdaşlaşmadır.
Cumhuriyet; çağdaş hukuk anlamına geldiği gibi, çağdaş hukuk normlarına sahip çıkmanın evrensel dünyadan kopmayı önlediği bunda da bireyin önemli olduğu anlamına gelir.
Hepinizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.
Günün Sözü: Dogmalarla düşünen insanın, gerçekleri algılaması mümkün değildir.
CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE KÜRESELLEŞMECİLİK!
20 ve 21. yüzyılın papüler yönetim anlayışı, demokrasi ve cumhuriyetçiliktir. Onunla beraber gelişen diğer kavram ise 20 yüzyılda emperyalizm/sömürgecilik yeni yüzyılda ise küreselleşmeciliktir.
Yeni-sömürgecilik demek olan küreselleşmeciliğin sözcülüğünü yapanlar, cumhuriyetçilik ve demokrasicilik yapanlar gibi mutlu azınlığın sözcülüğünü yapmaktadırlar. Aynı zamanda sömürülmeye meşruiyet kazandırmaktadırlar.
Cumhuriyet ya da demokrasi diyen görüş, ekonomik politika alanında da açıkça "devletin küçültülmesi", yani ekonomi alanında yatırımcı ve üretici etkinliklerden hepten uzak durması gerektiğini savunmakta, bu görüşü dünyaya dayatan Batı'nın ise bırakınız son ikiyüz yıllık açık sömürgeciliğini, bugün bile gerek gördüğü birçok alanlarda doğrudan devlet işletmeciliği yaptığından habersizmiş gibi görünmüşlerdir. Bugün dünyanın içine yuvarlandığı ekonomik bunalım karşısında bu sözde serbest-pazar'cı Batı devletlerinin hepsinin birinci sınıf devletçi politikalar uygulamakta oldukları bütün açıklığıyla ortaya çıktığı halde, hala demokratik devletçiliğin ne denli demokratik ve kalkındırıcı bir ekonomik model oluşturduğu gerçeğini göz ardı etmekte diretmektedirler.
Türkiye için bu görüşleri öne sürenler, ulusal kimlik gereğini, ortak yurt kavramı gereğini, ortak bir hukukun toplumda egemen olması gereğini, toplumsal refah ve adalet için kamunun ekonomik girişimlerine de gerek olduğunu, bunlar olmadan hiçbir insan hak ve özgürlüğünün gerçekleşemeyeceği gerçeğini hepten göz ardı etmekte, sözünü bile etmemektedirler.
Böylece de, Türkiye modelinin, sömürgeciliği reddeden, tam bağımsızlıkçı, demokrasinin ekonomik gereklerini içeren ve tutarlı bir laikliği temel alan demokratik özelliklerine saldırmaktadırlar.
Cumhuriyet ya da demokrasi diye tutturanların içtenlik ve tutarlılıktan yoksunluklarının kanıtı da, Türkiye'deki Siyasal Partiler ve Seçim yasalarının köklü biçimde demokrasiye aykırı nitelikler taşımasına ve başta iktidar ve ana-muhalefet partileri olmak üzere siyasal partilerin hemen tümünün iç işleyişinde demokrasinin bulunmayışına, milletvekili dokunulmazlığının demokrasiyi yıkıcı bir etkene dönüşmüş olmasına, bugüne değin kararlılık ve yoğunlukla karşı çıkmış olmamalarıdır!
Uç görüşler, gerçekte her türlü özgürlük ve insan haklarına saygısız bir uluslar arası ekonomik ilişkiler yapılanmasının adı olan yeni dünya düzeni ideolojisinin, Türkiye modeline saldırmak üzere Türkiye'ye uyarlanmış biçimidir.
- Okul’u fırsat eşitliği bir yana, eşitsizliklerin şiddetlendiği kurum haline getirmek,
- Kamu’daki siyasi veya sivil, askeri bürokratik konumu; hayattaki ekonomik, maddi, manevi gücü; statü ve hiyerarşileri, cemiyet ve cemaatleri, "imtiyaz" ve "zümre egemenliği" kaynağı olarak idrak ile icra etmek,
- Özgürlük' ün, bir şeyi yapmaktan men edilmemek kadar, insanın hakkı sayılan bir şeyi yapabilmeye muktedirlik, o fırsatı, imkanı bulabilmek şeklindeki "pozitif" manasını kurutan liberallik, demokratlık, cumhuriyetçilik, muhafazakarlık türleri,
- Yerlerine ne tür "Sadaka, iyilik, yardım, gönül" işleri koyarsanız koyun; kamusal eğitim, sağlık, güvenlik, güvence, emeklilik, çocuk ve yaşlılara, engellilere, en yoksullara sahip çıkma, merhamet ve şefkat sistemlerini çürütmek,
- Devlet’i halkın karşısında konumlandırmak,
-İnsanlar arasında, din, mezhep, etnisite, milliyet gibi kimliklere göre ayrım; eşitsizlik yaratmak, kardeşliği yok etmek,
- Kamu’da, sivil ve askeri kurumlarda, özel sektörde; özgürlük, eşitlik, dayanışma ilkeleri bir yana; temel hakları dahi çiğnemek, çalışma düzenini bir nevi kölelik, korku ve endişeyle sinme, tahakküm, boyun eğme sistemi haline getirmek,
- Anayasa'da dahi mevcut; imtiyazlara, zümre egemenliklerine karşı, fırsat eşitliği ve dayanışma kurumlarına, insanca yaşama atıf yapan maddeleri her gün çiğnemek ve asla hesap vermemek, anlayışına sahiptir.
Cumhuriyet ve demokrasi’nin, doğru anlamı ve dürüst uygulaması ile:
- Sömürgeciliğin ekonomik ve askeri saldırısının da tepelenebileceğini,
- Devrimlerle gerçekleştirilen laik devlet, aile, eğitim, ekonomi kurumlarının ve çağdaş uygarlığın üstün-değerlerini anlatan dil, yazı, sanat, felsefe devrimlerinin sömürgeciliğin bir daha hortlamamasını sağlayacak gerçek güvenceler olduğunu,
- Gerçek gelişmenin kapitalizmi de, sosyalizmi de demokrasinin belirgin nitelikleri açısından aşan demokratik devletçilikle sağlanabileceğini,
- Eğitimin hem demokratik hem de ekonomik gelişmenin en etkili kaldıracı olduğunu,
- İslam dininin özünün bilim ve demokrasi ile bağdaşmaz olmadığını, bunun kavranmasının tüm İslam dünyasını "şunun, bunun tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altında kalmaktan" kurtaracağını anlatan, bunları başarılı uygulamasıyla kanıtlamış da olan bir kutsal emanettir.
Bu kutsal emanete doğrulukla sahip çıkmak, bireyler olarak da, ulus olarak da "şerefli, haysiyetli ve namuslu" yaşamanın zorunlu gereğidir.
İnsanların sorgulaması gerekenler bunlar olsa gerek!
Günün Sözü: İnsan, başka insanların haysiyetini ezip geçmez; aşağılamaz, aşağı görmez
DEMOKRASİ VE ASKERİ-SİVİL VESAYET!
Ülke gündemini günlerdir meşgul eden, türban ve yürütülmekte olan soruşturmalar ve resepsiyona katılmadır.
Her türlü çeteleşme, sivil ya da askeri cunta ve darbe girişimleri ise tartışma konusu! Türkiye; darbe ve cunta eylemlerinin en büyük bedellerini ödemiş ve tezgâhtan geçirilmiş bir ülke.
Askeri darbe gibi sivil iktidarın hukuk tanımaz iktidarı da, çoğunluk diktatörlüğü de bir nevi siyasi çeteleşmedir.
Sivil ve demokratik duruş her türlü darbeye karşı olmak demektir. Herkesin cunta iddiaları ile hesaplaştığı bir dönemde siyasilerin hukuk önünde hesaba çekilememesi çok acıdır.
Bugün dokunulmazlık arkasına sığınmış siyasilerin yargılanmamaları bir demokrasi garabetidir. Hukuku ihlal edenler de Adalet ve Tarih önünde hesap vermelidir.
Devam eden soruşturmalar ve davalarının, hukukun üstünlüğü anlayışı içerisinde hiçbir hususi kaygıya kapılmadan sürdürülmesi gerekir. Bu ülkenin siyaseti, kurulduğu ilk günden beri ya askeri vesayeti ya da seçilmiş çoğunluk partisinin mutlak iktidarını kabule uyumlu halde dizayn edilmiştir. Bu dizaynın ortadan kalkması hemen olacak bir şey değildir.
Paramiliter ve kriminal bir örgütlenme yapısı ile bir cunta hazırlığının bağlantılarını araştırma ve mücadele sürecini başlatan soruşturmaların yarattığı travmaları ve hukuki tartışmaları bir yana koyarsak, gerek kapsamı gerekse kazandırdığı yeni siyasi boyutu ile Türk siyasi tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Derinliği olmayan köşe başını tutmuş bir takım kendini elit sayan, fakat milletin itibar etmediği bu tür teşekküllerin gizli çamaşırları ortaya çıktıkça, o özlediğimiz demokratik yönetimin hâkim olacağı günlerin geleceğine dair ümitler artacaktır.
Türkiye artık generallerin ya da sayısal çoğunluğa sahip olanların yönetebileceği basitlikte bir ülke olmamalıdır. Soruşturmalar ve hesap vermeler süreci sulandırılmamalıdır. Magazine alet edilmemelidir. Kurunun yanında yaşlar da yanmamalı! Bir kin ve intikam fırsatı olarak da kullanılmamalıdır...
Özlemini duyduğumuz çağdaş, demokratik, şeffaf bir hukuk devletine kavuşmamızı engelleyen karanlık ve derin güçlere karşı sesimizi yükseltmek hepimizin ahlaki sorumluluğu ve görevi olmalıdır. Siyasi çekişmeleri, ideolojik kavgaları, önyargıları bir kenara bırakmak gerekir. Türk insanına reva görülen bu sisli ve karanlık ortamda yaşamak kader değil ve olmamalı. Bu da ancak sorumluların ortaya çıkmasıyla mümkün olur. Sevinmek ya da üzülmek adına saf belirleyenler daha serinkanlı ve sabırlı olmalı, neticeyi beklemelidir.
Bu ülkede keyfi hukukdan başka bir adalet makinesiyle tanışamamış, başrolünde korkular ve kaygılar olan bezdirici senaryoların figüranları olmaktan kurtulmak için tek olmasa da en önemli aşama ciddi bir bilinçlenme olgusunun toplumda yerleşmesidir.. Bugün çok eleştirdiğimiz siyasi üstünlük ve baskının kaynağı, siyasetin ülke yönetiminde keyfi yönetimi tercih edip iktidarı nemalanma aracı görüp halkı ayrıştıran uygulamalarıdır. Referandumla, anayasa’da; siyasi iktidarın çoğunluğuna dayalı değişiklikler yapılarak askeri vesayetten kurtulmak adına çoğunluk diktatörlüğüne giden yol açılmıştır.
Unutulamamalıdır ki; TSK bu milletin ordusudur. Ve TSK hiçbir zaman milletin aleyhinde olabilecek, ülke çıkarlarını zedeleyecek herhangi bir davranış içinde olmamıştır. Bundan böyle de olmayacaktır. Eğer silahlı kuvvetler ‘Anayasa’da kendisine verilen görevin’ gereğini yapma zorunluluğu görmese, bir darbe girişimine veya darbeye gerek duymayacaktır
Konjonktürel şartların ve inisiyatiflerin yardımı ile iktidarını sürdüren AKP, bu avantajlarını önümüzdeki dönemlerde yitirebilir.
Türkiye’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez mutlak bütünlüğünü tavizsiz kabul eden, tam bağımsızlığını ve egemenliğini her türlü tartışmanın dışında bırakan, kuvvetler ayrılığı prensibini ve parlamentarizmi temel ilke alan, laik-sosyal-hukuk devleti anlayışı ve pratiğine sahip bir Anayasa değişikliğini gerçekleştiremediği sürece sorun devam eder.
Türk Devleti; cesur ve tam bağımsız bir ülkenin akılcı kurgusuna ve huzur vurgusuna sahip yöneticileri ve kadroları içerisinde barındırmalıdır.
Demokrasi ve değişim adına, bu memleket mukadderatını yüzyıllardır halka ve hakka rağmen sömüren oligarşik yapıya karşı yerli-milli dik duruş gerçekleştirilmelidir. Bundan öncekiler gibi iktidar nimetini; muhalefetteki vaatler ve ideallerinin aksine, birilerinin dümen suyunda rotalarını kilitleyip çarçur edip gitmemelidir.
Günün Sözü: Toplumu kucaklamayan, belirli kesimin hizmetinde olanlar toplumsal barışı sağlayamaz.
SİYASET, CUMHURİYETİ DÖNÜŞTÜRÜYOR MU?
Siyaset, Arapça bir kelime, esas anlamı at terbiyesi (seyis kelimesi de buradan geliyor), daha sonra ceza anlamında kullanılmıştır. Örneğin siyaset-i amme, kamusal güvenlik ve düzen için alınan cezai tedbirler veya siyaset-i hassa, suçlulara verilen cezalar anlamındadır. Bunlara ek olarak, Osmanlıda bir de devlete mensup kişilere verilen idam cezasını ifade etmiştir. Padişah, idam ettireceği kişi için siyaset oluna derdi. Yani Osmanlı geçmişimizde siyaset, çok dar bir grup tarafından düzeni sağlamak için uygulanan cezalardan başka bir anlama gelmez. Siyasetin ibretlik olması da, halkın tamamen devredışı olduğunun göstergesidir.
Osmanlı, 18. yüzyılın sonundan itibaren batılılaşma sürecine girince, politika kelimesiyle karşılaşmış ve bu kavramı siyasetle karşılamıştır. Ama Batılı kavram çok farklı anlamlara sahiptir. Bu kelime, özü itibariyle topluma ilişkin sorunların yurttaşlar tarafından çözülmesi demektir. Yani toplum gerekir, yurttaş gerekir ve yurttaşların bilinci gerekir. Oysa Osmanlı’da her şey padişahta bittiği için, bunların hiçbiri yoktur.
Günümüzde yaklaşımda değişiklik olmadı. Siyaset/politika konusunda duyarsız ve bilgisiz bir kalabalık olmayı sürdürüyoruz. Siyaset; belli bir ereğe varmak ya da yurt işlerini yürütmek için tutulan ölçülü yol’ anlamına gelmekte.
Bu ülkede siyaset hâlâ politikanın anlam içeriğine ulaşamadı ve dar bir profesyonel grubun işi sanılıyor. Halka da bu dar grubun kararlarına maruz kalmak ve buna razı olmak düşüyor.
İktidar da muhalefet liderleri de; “Siyaset yapmak isteyen yargı mensupları varsa, önce tarafsız ve adil olduklarını temsil eden cübbelerini çıkartmak zorundadırlar. Siyaset yaparken cübbe giyilmez” diyorlar.. Yani; Siyaset yapanlar, tarafsız ve adil değiller. Siyaset adil ve tarafsız değil. Demek ki onlara göre siyaset, bir azınlık tarafından sürdürülen ve müdahale edilmemesi gereken, taraflı ve adil olmayan ne yaparsa yapsın hesap vermeyen bir alandır.
Ama politika, bütün yurttaşların işidir, bir uzmanlık alanı değildir, hele bir meslek hiç değildir. Her yurttaşın, hava, su, gıda kadar gerekli bir ihtiyacıdır. Parlamentodakiler, kendilerine ait bir gücü değil, bize ait bir yetkiyi vekâleten kullanırlar. Ama vekillerin taraflı ve adil olmama olasılıklarının yüksekliği yüzünden, onları hukuka denetlettiririz ve hukuk da Türk Milleti adına karar verir. Ayrıca siyaset; yasama, yürütme ve yargıdan oluştuğu için, hükumetin/yürütme ne kadar siyaset yapma hakkı varsa, yargının da o kadar vardır.
Seçilenler; kendilerini padişah zannederlerse, ki zannediyorlar, hukuka ihtiyaç daha da artar.
Yaşasın Cumhuriyet çöküyor diye içten içe sevinenler var.!
Bir kesime göre muhteşem bir dönüşüm yaşanıyor. Yeni bir ülke, yeni bir devlet, yeni bir cumhuriyet şekilleniyor. Olan bitene dair yandaşlarının yaptığı yorum bu:
Muhteşem olan ne? Suç işleme oranı artıyor, tecavüzcüler, hırsızlar dışarıda aramızda...
Olan biten ne olarak sunuluyor? Askeri vesayet kalkıyor. Demokrasi yerleşiyor. Sivilleşiyoruz. Yani rejim değişiyor!..Gerçekten öyle mi?
Elbette bu rejimin birçok sorunlu tarafları var.
Ama şu anda el çırparak coşku çığlıkları atılan şey sahici bir değişim değil. Yapmaya çalışılan, parçası olunan kurgu ile yürümez.
Küçük değişikliklerle, zemini yeniden tanımlamadan ve tasnif etmeden yeni bir cumhuriyet inşa edemezsiniz. Bir anayasaya ihtiyaç var. İnsanlık tarihinde anayasasız cumhuriyet yok.
Eskinin bozuklarını; kullanarak, kotararak, ekleyerek ve bozarak yığınların zihin algısını yönetebilir ama sahici bir dönüşüm yaratılamaz.
Şu aşamada açıkça söylenmese de, el çırparak karşılanan yeni rejim esas olarak nedir? Halka açıkça bir anlatılmalı.
'Halkının ezilmediği, horlanmadığı, öldürülmediği bir cumhuriyet olacak burası...' Kulağa ne de hoş geliyor. Gerçekten de olmalı,...Ama halktan, haklılıktan ve haktan bahsedenler bunlara kökten karşı olanlar bunlar gerçekleştirilebilir mi? Sicilleri kirli.
Bu cumhuriyeti eksikliklerden arındıracak olan da, yeni bir anayasa yazacak olan da gene bu millettir. Gerçekten ihtiyaçsa bu zaten kendini dayatacaktır. Bu toprağa ait olmayan reçetelerle, ABD ile AB’ın dayatmalarıyla olmaz.
Devletin her biriminde kadrolaşma yaşanırken körleşen, ülke açıkça bir korku devleti haline gelirken, işine geldiği için susan, herkes dinlenme korkusuyla yaşarken bundan utanmadan beslenenler, bu millete kalkıp ezilmekten, horlanmaktan bahsedemez.
Günün Sözü: Elde ettiğine hemen sevinme sonra hayal kırıklığında yıkılırsın.
HUKUK DEVLETİ, YARGI-SİYASET İLİŞKİSİ!
Anayasayı korumakla sorumlu Anayasa Mahkemesi Başkanı; “Anayasa’nın ilk üç maddesini dondurmak evrensel hukuka uygun değildir. Yapılacak değişiklikler, ilk üç maddedeki değerleri geri götürmüyorsa, Anayasa Mahkemesi izin veriyor. Gerektiğinde ilk üç maddeye pozitif olarak dokunulabilir” diyebildiği bir ülkede hukuk devletinden bahsetmek mümkün müdür?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini ve temellerini oluşturan ve değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek ilk üç maddenin değiştirilebileceğini ima ediyor ve bunun yolunu açmaya çalışıyor.
Bu ihsas-ı reydir. Anayasanın ve hukukun fiilen ihlali çağrısıdır. Ama bunun da ötesinde, Anayasa’yı ihlal girişimidir. İşte hukukun bittiği yer burasıdır.
Bu, resmen ve alenen Anayasanın, yargı kararlarının ve hukukun fiilen ihlalidir. Yasa tanımamaktır. İşte hukukun katledildiği yer burasıdır.
Bu ülkede, Habur’dan gelen teröristler kahramanlar gibi törenlerle karşılanmıştır. Ayaklarına Türk hukukunda yeri olmayan seyyar mahkeme gönderilmiştir. Pişman olmadıkları halde pişmanlık yasasından yararlandırılıp tahliye edilmişlerdir. Buna mukabil, terörle mücadele etmiş madalyalı kahramanlar, Atatürkçü aydınlar ve bilim adamları terörist diye damgalanıp içeriye tıkılmışlardır.
Bu resmen ve alenen keyfi uygulamadır, çifte standarttır ve hukukun fiilen ihlalidir. İşte hukukun tükendiği yer burasıdır.
Diğer taraftan, Yüksek Askeri Şura toplantısı arifesinde, terfi sırasındaki 28’i general olmak üzere toplam 102 subay hakkında yakalama kararı çıkarılmış, siyasal iktidarın istemediği general ve subayların terfileri engellenmiştir. Ne gariptir ki, Yüksek Askeri Şura toplantısı bittiği gün, yine aynı mahkemeler tarafından tutuklama kararları oybirliğiyle kaldırılmıştır.
Buna mukabil; terörist eskisi gizli tanıkların iftiralarına dayanarak terörle mücadele etmiş askerler ile bilim adamları, gazeteciler, bir yılı aşkın süredir “hangi nedenle tutuklandıklarını bilmeden” dört duvar arasında ömür tüketiyorlar.
Sonuç olarak;
- Bu ülkede canlarını ortaya koyarak terörle mücadele etmiş madalyalı kahramanlar terörist diye damgalanıp içeriye alınıyorsa,
- Terörist başını Türkiye'ye getirenler Ergenekoncu diye tutuklanıyor ve kimlikleri deşifre edilip ailesiyle birlikte teröristlerin hedefi haline getiriliyorsa,
- Bu ülkeye hizmet etmiş komutanlara kaçakmış gibi haklarında yakalama emri çıkarılıyorsa,
- Bilim adamı, gazeteci, siyasi parti başkanı ve avukat gibi muhalif aydınların evlerine gece yarısı baskınları düzenlenip tutuklanıyorsa,
- Bazı suçluları korumak için kişiye özel kanunlar çıkarılıyorsa,
Buna mukabil: Anayasayı korumakla görevli Anayasa Mahkemesi Başkanı; “ bu Cumhuriyetin kuruluş felsefesini ve temellerini oluşturan Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri değiştirilebilir” çağrısında bulunuyorsa,
- Anayasa Mahkemesi’nin eski bir raportörü; Resmen ve alenen Anayasa Mahkemesi kararlarının yok sayılmasını isteyerek, hukukun fiilen ihlali çağrısını yapıyorsa,
- YÖK Başkanı; Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına meydan okuyor ve hukuku arkadan dolaşırız diyorsa,
Habur’dan gelen teröristler kahramanlar gibi törenlerle karşılanıyor, ayaklarına Türk hukukunda yeri olmayan seyyar mahkeme gönderiliyor, pişman olmadıkları halde pişmanlık yasasından yararlandırılıp tahliye ediliyorlarsa, artık bu hukuktan hiçbir şey beklemeyin.
Hukuk adına hukuku katleden, siyasi çıkarları için yargı bağımsızlığını yok eden, hukuk maskesine bürünerek tetikçilik yapan, kişilerin özel hayatlarını gözleyerek ve dinleyerek kasetlerini kaydeden, medyaya sızdıran ve yayınlayan bu şebekenin operasyonları bir gün gelecek ve geri tepecek. Tezgâhlayanların ellerinde patlayacak.
Çok yakın zamanda bu ülkedeki tüm namuslu ve cesur hukukçuların ayağa kalkarak namussuzların karşısına dikileceklerini ve hesap soracakları günlerin de geleceği bilinmelidir.
Günün Sözü: Aklın tükendiği yerde, yolun şaşması, kaçınılmazdır.
HUKUK, DEMOKRASİ VE MÜCADELE!
Bugün; Türkiye’de adalet, hukuk, demokrasi sağlıklı işliyor mu?
Bakın; 700 den fazla suç dosyalı, yani yargılanması gereken milletvekillerinin oluşturduğu TBMM nelerle uğraşıyor! Suçlular meclisi ülkenin kanunlarını yapıyor, ülkeyi yönetiyor.
TBMM Adalet Komisyonu, AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak'ın,
HUKUKA ÇİFTE STANDART BAKIŞ!
