HAÇLI AVRUPA BİRLİĞİ BATIYOR !

 

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN GELECEĞİ!

 

HAÇLI AB,YÜZYILLARDIR  TÜRK AY YILDIZINI TEHDİT EDİYOR!

ARTIK BATIDAN HESAP SORMAK GEREKMİYOR MU?

Yazan:Prof.Dr.Nurullah AYDIN

Türkiye tarihinin bazı evrelerinde görülen devlet kurumları arası gerginlik sürecini yaşarken, batı bir kez daha ektiği fesat tohumlarının yeşerdiğini görmenin hazzını yaşıyor.!Batı’nın Türkiye’ye geçmişte neler yaptığını gündemde tutmazsak, olacaklar devam edecek demektir.Afganistan ve Irak ı işgal eden ABD İran’ içinde düğmeye basma aşamasındadır.

- Türkiye Birinci Dünya Savaşında İngiliz ve Fransızlarca işgal edildi.

İşgal yıllarında ve sonrasında ülkenin sermayesi yağmalandı ve sömürüldü.

 

Uğradığımız zararlardan dolayı  İngiltere ve Fransa’dan tazminat talep

edilmelidir.

- 1. Dünya Savaşında Türk Milleti’ne verilen zararlar resmi belgelerle

BM’ye verilmeli ve bütün tarihi haklarımızı zorba güçlerden alınmalıdır.

- İngiliz işgalinin sürdüğü 1918-1923 döneminde Türkiye’de öyle katliamlar

yapıldı ki, tarihte eşi yoktur. Türkiye’de milyonlarca insan açlık, yokluk

ve hastalıktan öldü.

- İşgalci ve sömürgeci güçler, yüzsüz, ahlaksız ve zalimdirler.

* Zorba güçler, Türk Milleti’nden özür dileyeceklerine, zararları telafi

edeceklerine küstahlık yapıyorlar ve Türk Milleti’nin birlik ve

beraberliğini bozacaklarını ve gelişmesini engelleyebileceklerini hayal

ediyorlar..

* 2. Dünya Savaşında da zorba güçler Türkiye’yi bir köprü gibi

kullandılar. Ancak sonraki süreçte veto hakkını ve tazminatı yine

İngilizler ve Fransızlar aldılar.

* Batının denetimindeki Dünya içler acısı bir haldedir.

* İnsanlığın tüm sorunlarının temelinde gasp ve zulüm yapanların

hakimiyeti yatmaktadır.

* Batılıların, demokrasi, insan hakları ve özgürlük sloganlarıyla

yaptıkları katliamlar, tarihteki bütün canilerin ve katillerin yüzünü ak

çıkaracak düzeydedir.

* 1. ve 2. dünya savaşında 100 milyona yakın insanın öldü. Bugünde

katliamlar peşindedirler.

* Enerji, medeniyet ve kültürün merkezi Orta Doğu’ya hakim olmak amacıyla

işgal edilen Afganistan ve Irak işgal edildi. 1 milyona yakın insanın

hayatını kaybetti ve milyonlarca insan mülteci konumuna düşürüldü.

* Savaş,  Pakistan’a da yayıldı, İran’a müdahale dillendirilmeye başlandı.

* Türk Milleti aleyhinde sürekli örgütlü şekilde komplolar ve planlar

yapıldı, uygulanıyor.

* Batılılar adaletin ve insaniyetin yolunu kenara bırakmışlardır. Onlar

güce tabidirler.

* Özgürlük, insan hakları, medeniyet, demokrasi iddiasında olanlar,

milletlerin kanını emmeye devam etmektedirler…

* * Batı için yolun sonu görülmüştür.

* Her konuda çıkmaza girdiler. dünyadaki 100 yıllık hakimiyetleri sona

ermek üzeredir. Zorba güçler, siyasi alanda da çıkmazdalar

* İnsanlığın başına bela olan zorba güçler, her konuda çıkmaza girmiştir

ve sorunları daha karmaşık hale getirmektedirler.

* Bugün insanlık düşmanları, günden güne zayıflıyor ve zelil oluyor.

* Dünyadaki hiçbir sorunu çözmeye kadir değiller. 100 yıllık sorunlar hala

yerinde duruyor.

* Sorunlar onların müdahalesiyle daha kötü ve karmaşık hale geldi

* Zorba güçler, dünyaya hakim olmak için Güvenlik Konseyini kurdular. Veto

hakkını elde ettiler. Ancak bu kurum bugün itibarsız ve işe yaramaz hale

gelmiştir.

* Afganistan; İngilizler ve Ruslar tarafından işgal edildi ama rezil bir

halde terk etmek zorunda kaldılar. Şimdi ise ABD işgali altındadır.

Katliam yapanlar İngilizlerden ve Ruslardan daha rezil bir şekilde bu

ülkeyi terk edecektir.

* Batının sahip olduğu binlerce nükleer başlıklı bombası var, bunlar

mutlaka imha edilmelidir..Bütün milletler; zorba güçler kitle imha

silahlarından tamamen arındırılana kadar direnmelidir. Türkiye bunda

öncülük etmelidir.

* Türk Milleti ve devletinin zayıf olduğunu hayal ediyorlar, yanılıyorlar.

* Türk Milleti, çatışma ve kavgadan yana değildir.

* Türk Milleti geçen yıllara göre daha bilinçlidir, güçlüdür.

* Türk Milleti, ABD’nin Türkiye’yi eyaletleştirmesine, Orta Doğu’ya hakim

olmak istemesine karşıdır.

* Türk Milleti akıl ve mantık ehlidir. Adalet ister. Sadece kendinin ve

mazlumun haklarının peşindedir. Kimsenin hakkına göz dikmez. Tarih buna

şahittir.

* Diyoruz ki; Türk Milleti, ne ABD’ye, ne onun hizmetçilerine ne de

onların işbirlikçilerine iç işlerimize karışma ve yönetme hakkı

vermeyecektir.

BİZ TÜRKLER DİYORUZ Kİ;

SURİYE GİBİ ONBİNLERCE CANIMIZI KATLEDEN BİR TERÖR ÖRGÜTÜNÜ 20 BESLEYİP "CİNAYETLERE"ORTAK OLMUŞ BİR KIYTIRIK DEVLET HESAP SORAMAYANLAR VE ONLARA ŞEHİTLERİMİZİN KEMİKLERİNİ SIZLATARAK ÜSTELİK"KARDEŞİMİZİ"DİYEN BİR ZİHNİYET SİZ CE HAÇLI KATİL AVRUPALILARA HESAP SORABİLİR Mİ?

BİZCE;HAYIR!

GünüN SözÜ: Türk Milleti; güçlü liderleri ile sözü dinlenir millet’tir.

AVRUPALILAR VE TÜRKLER!

Avrupa'da Hıristiyan birliği değil barış, özgürlük, çoğulculuk ve

demokrasi projesi olarak AB'yi ve Türkiye'nin üyeliğini destekleyenler bugünlerde suskun! AB'nin çeşitlilik içinde birlik olarak ifade edilen kurucu felsefesine aykırı bir kişinin AB'nin başına getirilmesine tepki duyuyorlar. Bunun ilişkileri için olumlu bir sinyal vermediğini yazıyorlar, çiziyorlar. Sarkozy ve Merkel'in Türkiye muhalefeti, Türkiye'deki reform düşmanlarını cesaretlendirdi diyorlar. Yine de iktidara gelmek bunu gerektirdiği için Türkiye'de hiçbir parti ve hükümetin AB üyeliği hedefinden vazgeçmesi beklenemez. Türkiye'nin adaylığa kabulünden on yıl sonra Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen nokta nedir? AB sonunda Türkiye'ye kapıyı kapatacak olursa ne olur?AB Türkiye'ye üyelik perspektifi vererek, ayrışma sürecini başlattı...

Demokratikleşme sürecinin AB'den bağımsız hale geldiğine dair tekrarlanan

beyanlar, müzakereler başarısızlıkla sonuçlansa bile reformların devam

edeceğinin işareti olarak görülebilir.Türkiye'de sürekli gerçek bir demokrasiye geçiş masalı söylenir.1980'lerde siyasi ve ekonomik reformlarla başlayan, 1990'lardan itibaren ilerleyen, 1999'da başlayan AB'ye katılım süreci ile de yolculuk devam ediyor gibi sanılıyor. Bu görüntü yanıltıcıdır.

AB kapıları kapatsın veya kapatmasın, Türkiye'nin özgürlükçü ve çoğulcu

demokrasiyi yerleştirme yolunda ilerleyeceği konusunda karamsar olmaya

gerek yok. Dünyanın farklı insanlarına ilişkin tanımlama yapılır. Çok söz ve yazıyla

yapılan açıklamalar bazen birkaç sözcükle de yansıtılır. Düşündürtür. Tabi

anlayanlara göre!

Bir Meksikalı bir at hırsızıdır.

İki Meksikalı bir eşkiya çetesi.

Üç Meksikalı ihtilal demektir.

Bir Çinli şişman adamdır.

İki Çinli zayıf adamlardır.

Üç Çinli aç insanlar demektir.

Bir Yahudi dilencidir.

İki Yahudi tefeci.

Üç Yahudi milletlerarası bir banka.

Bir İngiliz turisttir.

İki İngiliz bir ticaret şirketi.

Üç İngiliz bir sömürge.

Bir Alman uşaktır.

İki Alman bir çavuş ve bir er.

Üç Alman bir istila ordusu.

Bir Amerikalı tüccardır.

İki Amerikalı anonim şirket.

Üç Amerikalı terörist demektir.

Bir Fransız uysal adamdır.

İki Fransız kavgalı bir toplantı.

Üç Fransız mahkeme demektir.

Bir Ermeni dönmesi sinsidir

İki Ermeni dönmesi fesattır

Üç Ermeni dönmesi tarikatçıdır

Bir Rum dönmesi rahattır

İki Rum dönmesi idealisttir

Üç Rum dönmesi dincidir

Bir Türk çalışkandır.

İki Türk dosttur.

Üç Türk küstür.

Almanya; AB siyasi entegrasyonunu kilitledi.

Türkiye’de demokratik açılım adıyla fırtınalar koparken Avrupa’daki

gelişmeler ikinci plana itildi. Oysa Avrupa Ülkelerinde dünya ekonomik

krizinin getirdiği sarsıntılar atlatılırken diğer yandan Avrupa Birliği

konusunda ciddi kararlar alınıyor..

 

Türkiye Avrupa Birliği üyeliği, müzakerelere göre tüm bakanlıkları

kilitlerken olmayan bir macera yolunda olunduğunun hala farkına varmayan

Ankara, iç sorunlarla uğraşıyor.

 

Üyelikten ziyade ne içerde, ne dışarıda stratejisini uygulayan AB;

Türkiye’nin hareket alanını Gümrük Birliği anlaşmasıyla daha baştan

kilitlemişti. Öylesine ki, Türkiye; Avrupa için ortak pazardır. Sıfır

gümrükle istediği gibi yatırım yapma olanağı ile denetim kontrol altına

almıştı. Üyelik gibi ciddi sorunlar yaratacak Türkiye yerine asker gücünü

AB adına kullanabileceği bir ülke daha mantıklı ve gerçekçiydi.

 

Bakın bu yaklaşım devam ederken; Almanya Anayasa Mahkemesi AB Anayasası

diye nitelenen Lizbon Anlaşması ile ilgili olarak 1 Temmuz 2009'da karar

verdi.

 

Yüksek Mahkeme bu kararında Lizbon Anlaşması'nın Alman Anayasası'na aykırı

hükümler içermediği sonucuna varınca AB Konseyi, yani devlet ve hükümet

başkanları ile AB Komisyonu derin bir nefes almıştı. Ancak kararın 147

sayfalık gerekçesi AB'nin temellerine dinamit koyan uyarılarla ve

kısıtlamalarla doludur.

 

Mahkemenin karar gerekçesine göre;

- Lizbon Anlaşması'nın yetkilerini artırdığı Avrupa Parlamentosu bir

yasama organı olarak kabul edilemez. Olsa olsa Üye ülkelerin temsil birimi

sayılabilir. Çünkü Avrupa Parlamentosu, gerçek bir parlamento değil.

Parlamentolarda bir iktidar grubu olur, bir de muhalefet grupları. Oysa

Avrupa Parlamentosu'nda böyle bir yapı yok. Üstelik AB'nin yürütme

organını (Konsey ve Komisyon) denetleme gücü ve yetkisi de pek yok.

 

- Egemenlik hakkı AB'ye devredilemez. Egemenlik, üye ülkelerin tekelinde

kalmalıdır. Bir üye ülke egemenliğinden vazgeçmeye kalkacaksa, ulusal

anayasasını lağvedip yeni bir Avrupai anayasa yapması gerekir. Üye ülkeler

iktidar yetkilerini AB organlarıyla paylaşabilirler ama egemenlik

haklarından ne vazgeçebilir, ne de devredebilirler.

 

- AB organları ceza hukuku, iç güvenlik, vergi, askeri operasyonlar,

sosyal politikalar, eğitim, kültür, medya ve dini gruplarla ilişkiler gibi

alanlarda karar alamaz, politika geliştiremez. Sayılan bu alanlarda üye

ülkeler egemenlik haklarını korumak zorundadırlar.

 

Entegrasyona veda

AB uzmanları, hukukçular, Brüksel'deki bürokratlar ve de siyasiler Alman

Anayasa Mahkemesi'nin bu kararının veya yorumunun yol açacağı sonuçları

görmeye başlamışlardır. Kararın tek anlamı var. O da Avrupa'nın siyasi

entegrasyonuna Almanya’nın geçit vermeyeceğidir.

 

Siyasal bütünleşme süreci kesilen, hatta duran AB'den geriye ne kalacak?

Sadece bir Ortak Pazar. Yani, AB'nin 1960'lardaki Avrupa Ekonomik

Topluluğu adına dönmesi gerekecektir.

 

Böyle bir gelişmenin, Türkiye'nin AB sürecine yansıması veya etkisi büyük

olacaktır. Bu yansıma ve etki; Avrupa Birliği medeniyet projesidir, üye

olunmalıdır diyen kesime hayal kırıklığı yaratan gelişmelerdir.

 

Siyasal entegrasyon hedefleri ve hayalleri suya düşmüş Avrupa'da,

Türkiye'nin üyeliğine itirazlarda gerekçe bulmuş olacaktır.

 

Ortak Pazar boyutlarına indirgenmiş bir AB'nin kıtanın en büyük

pazarlarından biri olan Türkiye'ye ihtiyacı şiddetle artacaktır. Türk

sanayisini, tarımını kontrol altına almış, siyasi karar mercilerini

kilitlemiş bir Avrupa Birliği, kontrol atında Türkiye özlemini de

gerçekleştirmiş olacaktır.

AVRUPA BİRLİĞİ YAKINDA ÇATIRDAYARAK YOK OLACAKTIR!

Türkiye’nin Avrupa sevdalılarının hayal kırıklığı ise devam edecektir.

Türkiye’nin; Avrupa, Ortadoğu, Asya ve Afrika dörtgeninde küresel güç olma

iradesi ise etkinlik kazanacaktır.

 

Günün Sözü: Hayaller güzeldir de gerçekleşmediğinde meydana getirdiği

sarsıntı daha acıdır.

AVRUPA BİRLİĞİ NEDEN SORGULANMIYOR?

 

Müzakere sürecinde bile olmayan üç balkan ülkesine vizelerin kaldırılması,

Ankara’da tepkiyle karşılanmış.. Karşılanmış da ne olmuş AB bildiğini

okuyor. Bin yıllık özlemleri olan Avrupa’nın birliğini adım adım

gerçekleştiriyorlar.. Selçuklu Osmanlı ile başlayan Avrupa-Türk egemenlik

savaşı neticelenmek üzere!!!

 

Dikkat ederseniz Avrupa ülkeleri olmasına rağmen katılıma gelince

referandum yapıyorlar. Ne için üyeliği halk istiyor mu istemiyor mu diye.

Peki Türkiye’de neden yapılmıyor dersiniz? Birileri Avrupa birliği üyeliği

demiş her gelen iktidar o çizgide sapmadan yürüyor. Yürüyor da ne oluyor?

Yerinde sayıyor.

 

50  yıldır sorulmayan soru şu: AB için referandum yapılsın mı? Madem

millet için AB'ye girmek istiyorsunuz... Millete sorulması gerekmiyor mu:

Millet istiyor mu, istemiyor mu? Üç beş işbirlikçi maaşlı kalemşör,

akademisyen ve küresel sermaye ortağı iş adamı istiyor.

 

Benim bildiğim, AB'nin bir numaralı kriteri, millet ne istiyorsa, onu

yapmak, aksini değil.

 

Bu nedenle onlar kendi milletlerine sordu ve soruyor... İsteyen girdi,

istemeyen girmedi. Mesela, Norveç... Seçilmiş bir hükümet vardı iktidarda.

Yani milletten yetki almıştı. Ama buna rağmen, referandum yaptı. Hayır

dedi millet... Girmediler. Bir zarar gördüklerini de, söylemiyorlar.

 

Peki ya biz? İlk başvuru, 1959'da Menderes yaptı...Kimseye başvuralım mı,

başvurmayalım mı diye sormadı. Millete başvurmadan başvurdu...Sonra?  1963

Ankara anlaşmasını kim imzaladı ikinci adam yani İnönü. Kurtuluş savaşı

kahramanı sanılan ve bağımsızlık mücadelesi veren Atatürk’ün yakın silah

arkadaşı...Sonra sırasıyla Demirel, Ecevit, Özal, Yılmaz, Çiller birer

defa girdi AB'ye...Hepsi, AB'ye girdiğimiz için ayrı ayrı kutlama yaptı.

Gül- Erdoğan iki defa daha girdi. Cumhurbaşkanı olmuş seçildiğinden beri

AB diyor başka bir şey demiyor.

 

Patlattığımız havai fişeğin haddi hesabı yok, AB'ye girdiğimiz için. En

fazla defa biz girdik! Ama hâlâ dışarıdayız. Hatta, dışarda bir tek biz

varız. Bu arada giren girene...

 

Sorgulayalım ve düşünelim.

1963 Ankara Anlaşması'ndan bu yana, 46 yıldır ekonomiden hukuka, tarladan

gökyüzüne, aklınıza gelen gelmeyen her konuda AB'ye uyum için yasa

çıkardık mı çıkardık. Peki hayatınızda olumlu yönde ne değişti? Size ne

faydası oldu?

 

Çıkarılan AB'ye uyum yasaları kim için çıkarıldı kime yaradı? Bölücüye

yaradı. Cari açığa yaradı. Kapkaççıya yaradı. Yani katile, ite, uğursuza

yaradı.

..

Aynı AB'ye uyum yasaları; vergisini ödeyen, karıncayı incitmeden hayatını

sürdürmeye çalışan, yargıya güvenen, devletini seven, bayrağına saygı

gösteren, namuslu, yurtsever vatandaşa nasıl bir faydası oldu? Evet

sorgulanması gereken konu bu!

 

Eğitim yazboz. Öğretmenler, işçiden az kazanıyor. Bu AB standartına uygun

mu hayır. Avrupa Birliği, bu sorunu çöz, dedi mi, hayır. Eğitimle ilgili

ne diyor, Ruhban Okulu'nu aç..

 

Hastanelerin durumu ortada. Hastane aç, diyor mu? Demiyor... Ne diyor,

Limanları aç.

Yollar kötü. Yollarını düzelt diyor mu? Demiyor Ama o ne diyor,

Ermenistan' a yol aç.

AB Kimi alıyor bizden? PKK'lıyı. Terörist mağdur.. İşçi suçlu.

Bölücü posteri taşıyana dokunma diyor. Milliliğe ilişkin posteri asana

indir onu diyor.

 

AB üyesi İngiltere, kendi genelkurmay başkanına göre bile, işgalci. Çıt

çıkmıyor. Bizim asker, kendi toprakları üzerinde uçak uçuruyor... Şiddetli

itiraz. Kınama.

 

Çanakkale'den Antep'e, İzmir'den Urfa'ya, katlettikleri Türk'ün haddi

hesabı yok. Soykırımcısın diyor. Değilim demek yasak üstelik.

 

Kendi ülkesinin şartlarına göre kanun çıkarmakla yükümlü olan Meclis,

tercüme bürosuna döndü... Avrupa ülkeleri için hazırlanan taslak kanunlar

orada uygulanmadan pilot ülke Türkiye’de uygulamaya sokuluyor. Sonra suç

işlemede artış. Buna AB'ye uyum deniyor.

 

Bir terslik yok mu burada? AB’cılar, Türkiye'yi adam edecek,   bütün

güzelliklerin, dışardan gelebileceğini sanıyorlar. Zihniyetlerinin

dedeleri de, İngiliz ve Amerikan mandacılarıydı. .

 

Ne diyelim?

 

Günün Sözü. Yanıldığını itiraf etmek erdemliliktir. Kendine güvenini

artırır ve başarıya giden yolu açar.

 

NOT: Konu “Avrupa Birliği nedir ne değildir” kitabımda ayrıntılı ele

alınmıştır.

YAZANLAR KONUŞANLAR!

 

Günümüzde değil tarih boyunca insanla özdeşleşmiş sözcükler vardır. Sadık,

dalkavuk, yağcı, itaatkar-asi, şaklaban, fırdöndü, yalaka, onurlu, gibi

 

İktidar-güç ise insanların vazgeçemediği ido’dur. Siyasette, iktisatta,

sosyal hayatta, kültür hayatında değişmez bu olgu. Güçlü olmak iktidar

sahibi olmak teba oluşturmak, Bu bazı kesimlerde sadık eleman ya da biat

edenler olarak da ifade edilir. Hatta bazen biat kültüründen bahsedilir.

 

Çoğu kez iktidar gidince güç sarsılınca sadakat ta gevşeme ve nihayet

ihanetler başlar. Geçmişteki bağlılık yerini zıt düşünce ve davranışa

bırakır.

 

Bu nedenle iktidar ve güç değişkendir. Ortama, zamana, kişiye göre

değişir.

 

Hatta güçlü iktidar sahibinde mi yoksa bu özelliklere sahip olana biat

edende mi? Sadakat ne amaçladır? Çoğu kez bu göz ardı edilir. Kişiler

genellikle çıkar amaçlı bağlılık gösterisinde bulunur, Çıkarına

dokunulduğu anda o artık düşmandır. Kirli çamaşırlar birer birer serilir

öne.

 

O bakımdan tarih övgü ve yergileriyle bu kişilerin öyküleriyle doludur.

Bunları sonraki nesillere yazarlar aktarır.

 

Yazarlık diğer insanlardan farklı olmaktır. Bu fark kendisini yazarın

kaydeden ve hatırlayan insan olmasında gösterir. Ama yazarlık, aynı

zamanda hatırlatan insan olmayı da içerir.

 

Bugünün dünyası görsel bir kültüre dayanıyor. Görselliğin bu hâkimiyetine

karşın, görmek değil öne çıkan, sadece bakmak. Yazarlar onu yapıyor:

Baktığımız, yanımızdan geçen, bize sürtünen ama görmediğimiz şeyleri

gösteriyor bize; yani, hatırlatıyor.

 

Her şeyi kullanıp attığımız bir kâğıt mendile dönüştürdüğümüz bugünün

dünyasında göstermek ve hatırlatmak başlı başına bir eylem, siyasal ama

bir o kadar da insani!

 

O zaman ister istemez şeylerin dünyasına dalıyoruz. Mevsimler, zaman,

insanlar, müzik, kentler, anılar ve hatırlamalar yazarların konusu!

 

İnsani olan hiçbir şeyin yabancı olmadığı bir dünyadan derlenmiş, söz,

yazı, görüntü üçgeninde somutlaşmış bir yazı herhangi bir yazı olabilir

mi?

 

Odada oturan: bakıyor ve gösteriyor mu, bakılıp görülüyor mu? Yazının ve

sözün bilmecesi; çözümü insan!

 

Yaşamda hemen her şey zıddı ile tanımlanır.. Siyah-beyaz, iyi-kötü,

güzel-çirkin, cennet cehennem, karakterli-karaktersiz, dürüst-sahtekar,

namuslu-namussuz, iffetli-iffetsiz, ahlaklı-ahlaksız  Bunları çoğaltmak

mümkün!.

 

Günlük dilde sıkça kullandığımız kelimeler bunlar olmakla birlikteki,

kişileri ve olayları tanımlamalarımızı bunlar belirler.

 

Her şeye rağmen dost kalabilmek, inadına o, her şeye rağmen o diyebilmek.

 

Okuyucuyla dostluk köprüsü, yazılarla ama doğru, gerçek içerikle kurulur.

Medyanın kamuoyunu bilgilendirme işlevinde ve yanıltıcı bilgilerin rekabet

ortamında, dostlukları bile bir tarafa bırakan acımasız gerçekler

dünyasını aktarması.

 

Ya da; yılların tecrübesi ile gözlemlerini şiirimsi anlatım diliyle yazıya

dökmesi, böyle bir algılama nedeni.

 

Evet: yazılar, yazarlar ve dostluklar. Yazıyla bütünleşen yazarların,

toplumu aydınlatmada bilgilendirmedeki yeri ve rolü.

 

Peki ama toplumun emeğini sömüren sloganlarla kitleleri uyuşturanların

etkisini ne yapacağız? Siyasetçi hesap vermez. Denir ki siyasetçi

dokunulmazdır. Onun cezasını halk sandıkta oyu ile verir. Tüm vatandaşlar

adalet önünde hesap verirken ayrıcalıklı sınıf siyasetçiler hesap vermez

duruma getirildi.. Peki ama bu nasıl oldu? Demokrasi denilen uyuşturucu

sistemle.

 

Sorgulamamız gereken hukuk devleti olmadan demokrasinin olamayacağı değil

mi?

ÇATIŞAN DEĞERLERİMİZ!

 

Bizde milyoner sayısı artmış.

Küresel krizin başladığı 2008 Temmuz'undan bu yana tüm dünyada servetler

hızla erirken, krizden en az etkilenen ülkelerin başında gelen Türkiye'de

milyoner sayısında çarpıcı artış olmuş.

 

BDDK’nın 3 Kasım 2009 tarihli Bankacılık Sektörü aylık bülteni Türkiye’de

çarpık durumu bütün yönleriyle ortaya koyuyor.

 

Öylesine ki, dünya da Türkiye’de ekonomik krizi var mı yok mu? Varsa

kimler için kriz var kimler için yok sorusunun da bir nevi cevabı ortaya

çıkıyor.

 

Başbakan teğet geçti derken kimler için teğet geçtiği de ortaya çıkmış

oluyor.

 

Bakın; 2008 Haziran sonunda bankalarda bini yurt dışı yerleşik olmak üzere

24 bin kişinin 1 milyonun liranın üzerinde hesabı var,

 

Bu sayı 2009 Kasım itibariyle 6 bin artarak 30 bine ulaşmış. 30 bin

milyonerin hesaplarında bulunan toplam 208 milyar 234 milyon lira da

toplam mevduatın yüzde 42.6'sını oluşturuyor. Türkiye'de 70 milyon 569 bin

hesapta, 488 milyar 945 milyon liralık mevduat bulunuyor.

 

BDDK verilerine göre Türkiye'de bankacılık sektöründe 2008 Haziran sonu ve

2009 Kasım başı döneminde hesaplar karşılaştırıldığında toplam hesap

sayısı 4 milyon 292 bin artmış.

 

Vatandaş uzun vadeli yatırım yapmıyor.

Tüketici kredileri toplamı ise 31 Temmuz 2009 itibarıyla 34 milyar 425

milyon lira. Bu rakamın 16 milyar 177 milyon lirası konut, 3 milyar 4

milyon lirası taşıt, 11 milyar 750 milyon lirası ihtiyaç, 3 milyar 493

milyon lirası diğer kredilerden oluşuyor.

 

Bültene göre, mevduatların çoğunluğu 1 ay veya 1-3 ay arasında vadelerle

yatırılıyor.

 

Türkiye’de 22 bin 505 yabancı şirket var.

Türkiye’de faaliyette bulunan uluslararası sermayeli şirket sayısı,

Haziran 2009 itibarıyla 22 bin 505’e ulaştı. Söz konusu şirketlerin 17 bin

725’ini yeni, 4 bin 216’sını iştirak, 564’ünü de şubeler oluşturdu.

 

Özcan Köknel, " Çatışan Değerlerimiz " adlı kitabında şöyle bir örnek

vermiş:

Soru: " Erkek kedi bir ağaca çıkmış ve inmek bilmiyor. Kediyi o ağaçtan

indirmek için ne yaparsınız? " Şıklar

1) Ağaca Tırmanırsınız.

2) Merdiven dayayıp tırmanırsınız.

3) "Gel pisipisi" diye seslenirsiniz

4) Dişi bir kedi getirirsiniz.

5) İtfaiyeyi çağırırsınız.

 

Değerlendirme:

1) Ağaca tırmandıysanız; cesur ve girişkensiniz. İyi bir "satış

temsilcisi" olursunuz.

2) Ağaca merdiven dayadıysanız; hedefe hangi yöntemle ulaşacağınızı

planlayabiliyorsunuz. İyi bir "halkla ilişkiler müdürü" olursunuz

3) "Gel pisipisi" diye seslendiyseniz, saflık derecesinde iyimsersiniz. Ne

yaparsanız, yapın, sakın kendi işinizi kurmayın.

4) Dişi bir kedi getirdiyseniz; kendi işinizi kurup çok başarılı ve ünlü

olabilirsiniz.

5) İtfaiye gibi kurtarıcı görevlileri aradıysanız; sorumluluğu başkalarına

atmayı beceren "iyi bir üst düzey yönetici" olursunuz.

6) Ağacı kesersiniz, böylece başka kedilerin çıkmasını da engellemiş

olursunuz: Sizden mükemmel bir " kamu yöneticisi " olur.

7) "Bana ne" deyip yolunuza devam edersiniz. Sizden çok iyi bir Türkiye

Cumhuriyeti vatandaşı olur.

8) Kendiniz dişi kedi kılığına girip ağacın altında cilve yaparsınız.

Magazin medyası peşinizi bırakmaz, şöhret olursunuz.

9) Kediyi silahla vurursunuz ve ağaçtan düşer. Amaç kediyi ağaçtan

indirmek değil miydi? Sizden çok iyi bir asker olur netekim.

0) Yüksekçe bir yere çıkıp çevrede biriken topluluğa kedileri ne kadar

sevdiğinizi anlatırsınız. Sizden çok iyi muhalefet lideri olur.

11) Kediye bağırıp, çağırıp hakaret, tehdit ederek, indirmeye kalkarsanız

sizden çok iyi iktidar lideri olur . .!

 

Prof.Dr.Nurullah AYDIN

KÖKTÜRKLER